
Sayın Özbayrak; yurt içinde başta terör, anayasa değişikliği ve ekonomideki çalkantılar, yurt dışında ise Suriye, Irak, özelde Amerika ile genelde Batı ile olan ilişkiler, Rusya ile yakın işbirliği, İran’ın ikircikli ve güven vermeyen Türkiye politikaları. Sizinle bugün bütün bunları konuşmak istiyoruz. İsterseniz içeriden başlayalım ve çok güncel olan anayasa değişikliği ile getirilmek istenen yeni sistem değişikliğine nasıl bakıyorsunuz, bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Özbayrak; Doğru, sizinle hasbihal etmeyeli epey bir zaman oldu ve bu arada çok konu birikti. Gerçi Türkiye’de hiç bir zaman konu sıkıntısı çekilmez, tarih bu topraklarda biraz daha hızlı ve hareketli akıyor.
Anayasa değişikliği ile getirilmek istenen adına ne derseniz deyin, Başkanlık yada Cumhurbaşkanlığı sistemi, aslında dün ortaya çıkmış bir konu değildir. Türkiye bu konuyu zaman zaman gündemin ilk maddesi olarak, zaman zaman da geri planda hep tartıştı. Hafızalarımızı yoklarsak, rahmetli Özal ve Demirel’in kendi cumhurbaşkanlıkları dönemlerinde bu konunun ciddi olarak tarşılmasını istedikleri ve başkanlık sisteminin Türkiye için en uygun sistem olduğuna dair görüşleri var. Yine rahmetli Erbakan’ın, ve Türkeş’in başkanlık sisteminin Türkiye gibi çalkantısı eksik olmayan bir coğrafyada hızlı karar alıp uygulamak için elzem ve en uygun sistem olduğuna dair görüşleri var. Konu yeni değil ama bu zamana kadar konjektür hiç bir zaman bu konunun parlemento gündemine gelmesi için uygun olmadı.
Konu anayasa değişikliği gerektirdiği ve ciddi bir sistem değişikliğini öngördüğü için tek bir siyasi partinin sayısal çoğunluğa sahip bile olsa, ben yaptım oldu, mantığı ile halledilebilecek bir konu da değildi. Dışarıdaki gelişmeler, terör olaylarının lokal bir olay olmaktan çıkıp, uluslararası hesaplaşmanın bir enstrümanı olması, FETÖ’nün kendisini bu toprakların geliri ile besletip Amerika ve İsrail’in emrinde global bir operasyonel ihanet örgütü olarak çalıştığının 15 Temmuz darbe teşebbüsü ile iyice açığa çıkması, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi ile ve 1982 anayasasında Cumhurbaşkanına verilen aşırı yetkiler buna karşılık hiç bir sorumluluğunun olmaması gibi bir tuhaf durum, ve bunun gibi şimdi sayamayacağımız onlarca durum başkanlık sisteminin bir an önce ülke gündeminden şöyle veya böyle bir şekilde çıkarılmasını elzem hale getirmiştir. Ancak, bu hadise AK partinin kişisel hırsı veya keyfe keder bir mesele değildir. Mesele ülke meselesi ve buna tabii olarak başta mecliste temsili olan tüm siyasi partiler olmak üzere, tüm sivil toplum kuruluşlarının, meslek odalarının, hukuk teşkilatlarının, velhasıl tüm temsil kaabiliyeti olan tarafların katkı vermesi beklenirdi.
Ancak her zaman olduğu gibi, Türkiye’de iğneden ipliğe, büyük küçük her şeye karşı konumlanmış istemezükçü bir grup ki bu siyasi olarak da kendisini CHP etrafında konumlandırmıştır, hemen tüm kapıları kapatmış, bırakın herhangi bir katkı vermeyi, işin içine zorbalığı da katarak bu değişimin önüne geçmeye çalışmıştır. Aslında bu Türkiyenin son 150-200 yılının özetidir. Ancak son 10 yıldır, CHP ve avanesi ekip, her şeyiyle Türkiye’nin kahir ekseriyetinden kendisini ayrıştırmış, nerede Türkiye aleyhine bir durum varsa, orada, elindeki sesi çok çıkan medya ve sözde sivil toplum kuruluşu görünümündeki örgütlerin desteğini de alarak, Türkiye aleyhine kendini konumlandırmıştır. Bu CHP zihniyetinin hiç değişmediğinin, kurulduğu ilk günden bu tarafa, bazen açıktan, bazen de suret-i hakk’tan görünerek bu topraklarda batılı efendilerinin sözcülüğünü ve onların bu topraklardaki menfaatlerinin bekçiliğini yaptığının son dramatik tezahürüdür. Onun için, sıradan insanların da bu anayasa değişikliğindeki kriteri budur. Ben her gün etrafımdaki onlarca insanla konuşuyorum, anayasa değişikliği de mevzuu oluyor haliyle. Emin ol, sıradan insanların yaklaşımı, eğer CHP bir şeye karşı çıkıyorsa muhakkak yapılan işte bir hayır vardır şeklinde.
Millet “CHP tüm kötülüklerin anasıdır” şeklinde bakıyor ana muhalefet partisine ve ona göre de pozisyon alıyor. Halk’a asla güvenmeyen, halkı cahil ve kendi kararını verecek olgunlukta görmeyen bir halk partisi var ana muhalefette. Bu da bu ülkenin talihsizliği olsa gerek. Allah’tan diğer muhalefet partisi MHP, özellikle 1 Haziran 2015 seçimlerinde ve sonrasında bu ülkeye nasıl bir tuzak kurulduğunu, bu tuzak kuran çetenin iç ve dış işbirlikçilerini çabuk deşifre etti ve pozisyonunu Türk milliyetçilerinden beklenildiği gibi bu ülkenin menfaatleri doğrultusunda aldı. MHP çok hayati bir hamle yaptı ve tarih bunu hayırla yadedecektir. Eğer MHP’nin bu tarihi hamlesi olmasaydı bu anayasa değişikliğinin milletin önüne getirilmesi bu şartlarda mümkün değildi, bu nedenle MHP’nin bu davranışını minnetle anmak gerek.
Başkanlık sistemine gelince, benim de kanaatım, Türkiye gibi hakikaten hem bulunduğu coğrafyanın getirdiği zorluklar, hem bölgenin demografik ve sosyo kültürel yapısı, hem de tarihsel olarak bu toprakların insanının tabiri caizse genetik kod’larına yerleşmiş yönetilme biçimi, bu ülkede çok çabuk, isabetli ve tüm dengeleri gözeten bir karar almayı ve yönetim anlayışını zorunlu kılmaktadır. Yönetim biçimi, toplumla yöneticiler arasında yönetimin nasıl olacağına dair bir çeşit sözleşmedir. Parlementer sistemi, kesintileri ve parlementer sistemin ruhuna aykırı uygulamaları bir tarafa bırakacak olursak, yaklaşık bir asırın üzerinde bir uygulamamız söz konusu. Parlementer sistem, Avrupalıların yüzlerce yıllık tarihi birikimlerinin, sosyo-ekonomik yapılarının ve tarihsel gelişimlerinin bir tezahürü. Kaldı ki orda bile başkanlık sistemini uygulayanlar var. Siz de biliyorsunuz belki, birinci meşruiyetle birlikte, Avrupa’da uygulanıyorsa iyidir kompleksiyle kopyaladığımız bir sistem. Bizim kültürel kod’larımızla çok da uyumlu olmamasına ve pek çok yol kazasına rağmen, bu noktaya kadar getirebildik. 18. Yüzyılda Fransız büyükelçisinin Fransa Kralının, hala İstanbul’da Padişah’la neden yakınlaşamadığı ve görevlerinde neden hızlı mesafe alamadığına dair sorgulaması karşısında, Kral’a hitaben yazmış olduğu bir mektupta, İstanbul’da işlerin hiç de öyle Fransa’da yada başka bir Avrupa ülkesinde olduğu gibi, Kral’ın yada padişahın iki dudağı arasında olmadığına dair çok enteresan bir mektubu vardır. Bu mektupta, İstanbul’da meşveretin çok güçlü bir gelenek olduğu, görevdeki vezirlerin, eski vezirlerin, ulemanın, loncaların, fakihlerin ve bürokratların görüşleri alınmadan asla bir karar almanın söz konusu olmadığı veciz bir şekilde anlatılır. Osmanlıda hiç bir zaman öyle bizim tarih kitabından çok, tarihi karartma misyonu üstlenmiş tarih kitaplarının, parti propaganda büroşüründe yazdığı gibi yürümedi işler.
Buna karşılık parlementer sistem de hiç bir zaman bu ülkede Avrupa standardlarında ne tesis edildi, ne de böyle bir şey amaçlandı. Hem cumhuriyetin kurucu elitleri, hem de sonraki askeri darbelerle tesis edilen anayasalar hiç bir zaman egemenliği halk’a vermedi. CHP’nin istediği, eskiden olduğu gibi, kendisi fiilen iktidarda olmasa bile, ordu, anayasa mahkemesi, yargıtay, sayıştay, danıştay vs gibi bir takım kurumlar aracılığı ile zihniyet olarak ülkeyi, siyaseti, hükümeti ve parlementoyu batılı efendileri adına vesayet altında tutabilmektir. Bu anlamda CHP tarihinin hiç bir döneminde anti-emperyalist ve yerlici olmamıştır. Hep batının ve emperyalist güçlerin biçtiği elbiseyi bu ülkeye giydirmeye kalkışmıştır, onların bu ülkede sözcülüğünü ve o zihniyetin bekçiliğini yapmıştır. Dolayısıyla CHP ve onun Kürt versiyonu HDP’nin ve bu faşist baskıcı geleneğin ürettiği tüm yandaş kurumların, ve aynı kafanın ürünü medyanın bu anayasaya karşı çıkmaları çok şaşırtıcı değildir ve doğrusu beklenilen bir ayrışmadır.
Peki bu noktada araya girelim. Yeni sistem ne getirecek ve Türkiye yeni sisteme hazır mı?
Özbayrak; Önce kamuoyuna bilinçli bir şekilde pompalanan ve eski bir CHP milletvekili olan, aynı zamanda traji komik olarak siyaset bilimi profesörü de olan Binnaz Toprak’ın da sorduğu gibi bu anayasa değişikliği cebimize daha fazla para girmesine, yada mutfağımıza daha fazla yiyecek girmesine yaramayacak. Bu tür sorular eğer cehalet ürünü değilse, insanları sinsice kışkırtmak için, yada konuyu asli mecraından saptırıp ilgisiz bir alanda enerjinin boşa harcanması için hazırlanmış tuzak sorulardır. Bu bir ekonomi değişim programı yada makro ekonomide değişiklik öngören bir reçete değildir. Tabiri caizse sapla samanı karıştırmayalım. Bu değişiklik, ülkenin yönetim sisteminin ve karar alma mekanizmalarının yeniden tanımlanması ve karar almada yeni usuller ve mekanizmalar ihdas eden yeni bir toplumsal sözleşmedir. Bu mekanizmaları kullanma yetkisini kullanacak temsilcilerin bu yetkiyi ve meşruiyeti nasıl alacağı, nasıl kullanacağı, ne kadar süreyle kullanacağı, nasıl denetleneceği ve bunların usülleri belirlenmektedir.
Yeni sistem de kuvvetler ayrılığı gerçek anlamda uygulanabilecektir. Mevcut sistemde halk kendisini temsil edecek parlemento üyelerini seçmekte, bu üyeler içlerinden bir hükümet çıkartmakta, dolayısıyla yürütme ve yasama iç içedir. Parlementoda çoğunluğunu ele geçiren bir parti isterse hiç bir zaman parlementonun hükümetin istekleri hilafında bir yasama faaliyetinde bulunmasına izin vermeyebilir, ki bu zamana kadar olan da budur. Siz hiç çoğunluğu elinde bulunduran bir hükümetin istekleri hilafında bir karar çıktığını duydunuzmu? Belki 1 Mart tezkeresi denebilir ama orada da o zamanki hükümet hiç bir zaman tezkerenin çıkması için meseleye dört elle sarılmadı. Eğer öyle isteseydi, 1 Mart tezkeresi çıkardı. Yani bu arizi bir durum ve örnek olamaz.
Bu sistemle parlemento asli görevi olan yasama işine dönmüş olacak ve bunu kendi arkadaşları, partidaşları olan bakanların, onlarında geri planda bürokratların yönlendirmesi ile yapıyor olmayacak. Mevcut durumda neredeyse başbakan kadar yetkisi olan ama hiç bir sorumluluğu olmayan, ayrıca hiç bir şekilde denetlenemeyen Cumhurbaşkanı denetim altına alınmakta, cumhurbaşkanı parlemento tarafından denetlenebilmekte hatta yeterli çoğunluk sağlandığı takdirde yüce divan’a bile yollanabilmektedir. Hem parlemento hem de Cumhurbaşkanı karşılıklı olarak bir birlerini fesih edebilmekte dolayısıyla en olmaz durumda tüm yetkiler karşılıklı olarak sonlandırılabilmektedir. Millet adına yetki kullanan ancak milletin hiç bir şekilde yetki vermediği Anayasa mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay üyelerinin çoğunluğu ilk defa milletin temsilcileri eliyle bu makamlara oturacaktır. Millet adına yetki kullanıyorsan hiç değilse milletin temsilcileri olan vekiller ve milletin doğrudan yetki verdiği cumhurbaşkanı eliyle bu göreve getirilmesi daha demokratik ve millet egemenliğinin daha iyi tesis edilmesi değilmidir?
Dolayısıyla Hayır’cıların tüm karartma ve kafa karıştırma gayretlerine rağmen bu anayasa değişikliği mevcut sisteme göre daha demokratik ve millet egemenliğini daha fazla öne çıkaran bir anayasadır. Seçilme yaşının 18’e indirilmesi, parlementonun 5 yılda bir yenilenmesi, Askeri mahkemelerin kaldırılması vs gibi maddeler uygulamada çok fazla insan hayatına etki eden maddeler değil ve üzerinde çok yorum yapmaya da gerek yok bence.
Türkiye yeni sisteme çoktan hazır ve kısmi olarak da bunun uygulamalarını görüyor zaten. Sayın Cumhurbaşkanı 1982 anayasasıyla kendisine tanınan yetkileri kullanmaya başladığında, nasıl garabet bir yapının ortaya çıkabileceğini gördü mesela. Şu andaki hükümet sayın Cumhurbaşkanı ile aynı gelenekten olduğu için bir uyum söz konusu, ya ayrı ayrı siyasi görüşlerden ve geleneklerden gelselerdi, nasıl bir garabetin çıkabileceğini tahmin edebiliyormusunuz? Böyle bir Türkiye yönetilebilir bir Türkiye olabilirmi? Dolayısıyla bu anayasa böyle bir garabeti de ortadan kaldırmakta ve çift başlılığa son vermekte, daha yönetilebilir bir ortam oluşturmaktadır.
Karar mekanizmaları daha yönetim bilimi usüllerine uygun hale gelmekte, dolayısyla hızlı ve verimli bir karar alma süreci oluşturulmaktadır. Bu, özellikle Türkiye gibi, genç nüfusun çoğunlukta olduğu, hayatın çok hızlı aktığı, ekonominin, siyasetin, sosyal hayatın çok dinamik olduğu bir ülkede çok hayati önemdedir ve eminim ki karar mekanizmaları da ülke dinamizmine paralel hale gelecektir.
CHP’nin yürüttüğü Hayır kampanyası konusunda ne düşünüyorsunuz?
Özbayrak; CHP bu ülkenin samimi vatansever insanlarını hiç şaşırtmama konusunda son derece istikrarlı, yani CHP’de değişen bir şey yok. Her zamanki gibi, kendisini Türkiye’nin hayrına olacak her şeye karşı konumlandırmış durumdalar. CHP ne kadar Türkiye düşmanı unsur varsa, HDP, PKK, KCK, DHKP-C, FETÖ, DEAŞ, kendisini liberal olarak olarak pazarlamayı becermiş, ama batı beslemesi ne kadar Türkiye düşmanı sözde aydın gibi türedi tüm unsurlarla kol kola ve bunu da muhalefet diye pazarlama derdinde. CHP’nin problemi, siyaset stratejisi veya tercih problemi değil. CHP zihinsel olarak, aidiyet olarak bu ülkeyle olan tüm bağlarını, bilerek isteyerek koparmış, bu ülkenin düşmanlarıyla adeta kol kola ve aynı mevzide buluşmayı bilerek tercih etmiştir. Bu ülkenin hiç bir değerini paylaşmamakta, bu ülkenin ne acısı CHP’nin acısı olmakta, nede sevinci CHP’nin sevinci olmakta. Yoksa bu ülkenin son 90 yılda karşı karşıya kaldığı en büyük var oluş meselesinde bile, bu ülkeye kasteden düşmanların ağzı ile konuşmalarını, bu ülkenin varlık yokluk kavgasında tek bir destek cümlesi dahi kurmamalarını nasıl izah edeceğiz? FETÖ gibi belki son 1000 yılın en büyük ihanet örgütünün, bir fitnenin yeryüzünde Türkiye ile hesabı olan tüm Türkiye düşmanları hesabına, bu ülkeye kast etmeleri karşısında bile bu ülkenin yanında yer almayacaksanız, siz hangi ülkenin partisisiniz, siz kimin safındasınız demek hakkına sahiptir bu ülke insanları. CHP hiç bir zaman bu milletle, bu milleti millet yapan değerlerle gerçek anlamda barışık olmamıştır. Bu milletin tüm değerleriyle kavgalı olmuştur.
Onun için hala bu milletin camisine, ezanına, selasına, orucuna, namazına, baş örtüsüne, şehidine küstahça laflar edebilmekte, kendi küçücük beyin kapasitesine bakmadan bu milletin kutsal bildiği ne varsa aşağılamaya, hakaret etmeye devam etmektedir. Bu zamana kadar tek parti ideolojisi ile yetişen bürokratik kadroların eliyle, çarpık yarı faşist sözde parlementer sistemin kendisine sağlamış olduğu haksız rekabetle, iktidarda kim olursa olsun, kendi çarpık ve millet düşmanı politikalarını kısmen de olsa dayatabilmiştir. Bu sayede bekçiliğini yaptığı Türkiye düşmanı batılı efendilerinin bu ülkede sözcülüğünü yapagelmiştir. Batının menfaatlerini Türkiye’ye dayatabilmiştir. CHP’nin tüm korkusu artık bu imtiyazını kaybetme riski ile karşı karşıya olmasıdır. Onun için bu anayasa değişikliğini CHP zihniyetinin ölüm fermanı gibi görmektedir. Şu anda CHP’nin başında bulunan genel başkanları ve yönetimi o kadar cahil adamlar ki, cehaletlerinden aldıkları cesaretle dağarcıklarında millete söyliyebilecekleri ikna edici tek bir cümle dahi olmadığı için milleti aşağılamakta, hakaret etmekte, millet bu anayasayı %99 ile bile kabul etse biz kabul etmiyoruz deme cüretini gösterebiliyorlar. Onun için de her zaman yaptığı gibi, milleti yalanla, dolanla, iftira ile, hakaret ile, küfür ile korkutma derdindedir. Varlığını, CHP ile birleştirmiş, tüm imtiyazlarını CHP’ye borçlu olan ve cumhuriyetin kuruluşundan beri millet kesesinden, bazen teşvik adı altında, bazen hibelerle, bazen katakulli ile, bazen gümrük duvarları ile, bazen tekel olmaları sağlanarak, bazen hırsızlıklarına ve soygunlarına göz yumularak, bazen bedava koltuklar bahşedilerek, bedavadan beslenmeye alışmış veya alıştırılmış besleme gruplarda aynı imtiyazlarının tümünü kaybetme riskini hiç bir zaman bu kadar enselerinde hissetmemişlerdi. Şimdi bunlarda ellerinde tuttukları basın ve yayın organları aracılığı ile can siperhane millete yalan söylemekte, gerçekleri çarpıtmakta ve milleti aldatma derdindeler.
Ben milletimden sadece şu soruyu kendilerine sormalarını istiyorum. CHP ile, HDP ve PKK’yı, DHKP-C ve FETÖ’yü bir araya getiren ortak payda ne olabilir? Neden tüm iç ve dış Türkiye düşmanları bu anayasa değişikliğine bu kadar öfke ile saldırmakta ve karşı çıkmakta? Herhalde Türkiye’yi çok sevdiklerinden olmasa gerek.
Birazda etrafımızda olup bitenlerden konuşalım. Suriyede neler oluyor, nerden çıktı bu Suriye meselesi?
Özbayrak; Bu konunun arka planını anlayabilmek için dünyada tesis edilen müesses nizamın işleyiş mekanizmalarını ve nizamı tesis eden genelde Batı’yı özelde de Amerikayı iyi tahlil etmek ve anlamak lazımdır.
Amerikan zenginliğinin temeli, soykırımla insansızlaştırılmış toprakların, tabiatın tahribiyle oluşturulan yağmanın, köleliğin, savaş makinasıyla oluşturulan cinayetlerle, toplu kıyımlarla ve maktüllerin varlıklarının yağmalanmasıyla oluşturulmuştur. Bugün 21.Yüzyılda, bu anlayış tüm barbarlığı ile hala devam etmektedir. Sadece teknolojinin getirdiği yeniliklerle daha sofistike yöntemlerle yapmaktadır bu barbarlığı. Pire’den yağ çıkaran finans sistemi, devasa askeri gücü, Hollywood ve diğer propaganda enstrümanları ile tüm barbarlığını kamufle edebilen bir illizyon makinası ile tüm dünyayı haraca bağlamış bir zorba, bir gangaster’dir Amerika. Amerikanın tüm hareket kaabiliyetini kumanda eden tüm merkezleri, sapık, gözü dönmüş dini görünümlü İsrail uşağı siyonist NeoCon denen bir çete’nin eline geçmiştir.
Tıpkı FETÖ gibi, bir Alman Yahudisi olan Chicago Üniversitesi profesörlerinden Leo Strauss’un yetiştirmesi olan bu örgüt de sessiz ve derinden taa 1960’lardan beri bu gücü ele geçirmek için sinsice çalışmış ve nihayet entellektüel zekası sıfıra yakın, ne Amerika nede dünyanın geri kalanı hakkında en küçük bir fikri dahi olmayan, Texas’da petrol ticareti ile uğraşan üçüncü sınıf bir adamı, babasının siyasi mirası sayesinde önce Cumhuriyetçilerin başkan adayı, sonra da ellerindeki devasa Medya ve Hoolywood gücünü kullanarak Amerika’ya başkan seçtirmişlerdir. Bu çete tamda böyle bir ortamda Pentagon’da, Dış İşlerinde, İç İşlerinde, Ordu’da ve Beyaz Saray’da tümüyle ipleri ele aldılar. Bu sapık manyaklar topluluğu kendilerinin Allah tarafından büyük işleri yerine getirmek için özel olarak seçilmiş olduklarına iman etmiş vaziyetteler ve dolayısıyla bu işleri yaparken de büyük bir adanmışlıkla davranmaktadırlar. Hep çılgın bir diktatörün nükleer güce sahip olması durumunda dünyanın başına çok büyük belalar açacağı korkusunu dünyaya pompalayan Amerika, dünyanın geri kalanının tamamının sahip olduğundan daha fazla olan nükleer gücünü tam da böyle manyak bir diktatör benzeri bir çetenin eline vermiştir. Bir diktatörü ikna etmek son derece kolay olabilir. Ancak herbiri dini bir motivasyonla birer diktatör olan onlarca manyağı nasıl ikna edeceksiniz?
Hrıstiyanlar Yahudilerin kötü bir kopyasıdır. Hristiyanlar Rönesans’dan beri laikleşerek dinlerini fosilleşmeye terk ettiler ve Yahudilerin elinde bir esir, bir oyuncak haline dönüştüler. Artık Hrıstiyanların da tanrısı maddi güç, para, zenginlik olmuştur ve yaşamalarının gayesi daha çok maddi güce sahip olmak ve hep daha zengin olmaktır. Dolayısıyla Amerika’lı Hrıstiyanların ikna edilmesi, elinde bu kadar büyük bir medya ve Hollywood gibi sihirli bir deynek olan böyle bir topluluk için işten bile değildir.
Ancak, bu adamlar pratikte hiç de manyakça işler yapmıyorlar. Son 15-20 yıldır özellikle Orta Doğu’da, bizim coğrafyamızda olup bitenler hiç de çılgın gözü dönmüş adamların rastgele vandallıkları yada eşkiyalıkları değildir. Bu grup, eski bir İsrail Dış İşleri mensubu olan gazeteci Oded Yinon yazdığı “A strategy for Israel in the Nineteen Eighties” – 1980’lerde Israil için bir Strateji – başlıklı bir rapor’da çizilen yol haritasını neredeyse adım adım uygulamaktadırlar. Bu rapor’a göre İsrail’e baş ağrısı olma potansiyeli olan tüm çevre ülkeler, buna Türkiye de dahildir, mutlaka parçalara ayrılarak küçük küçük devletler ihdas edilmelidir. Bu küçük küçük ülkeler arasına da, kavmi, mezhebi yada kaşınabilecek en küçük ihtilaflar dahi kullanılarak belki onlarca yıl sürecek savaşlarla tüm enerjileri ve güçlerini kaybetmeleri sağlanmalıdır. PKK tam da bunun için 45 yıl önce ihdas edilmiştir. FETÖ bunun için kurulmuştur, Şia-Sünni meselesi bunun için alabildiğine kaşınmaktadır, DEAŞ bu iş için peydahlanmıştır. İran’ın önü bunun için açılmıştır. Sisi canisi bunun için Mısır’ın yeni firavunu olarak oraya oturtulmuştur. Ve nihayet Arap baharı rüzgarı bunun için estirilmiştir. Irak bunun için parçalanmıştır, Saddam bu iş için mükemmel bir bahane idi, o’nu kullanarak önce Irak’ı parçaladılar, Kuzey’i Kürt yönetimine bıraktılar, geri kalanı da İran’a altın tepsi içinde teslim ettiler.
Irak’ta Şii’lerin vandallık ve eşkiyalıkları, 100 yıllık öfke ve intikam hırsıyla işledikleri cinayetler de Sünni direniş’i için yeter sebepti. Amerika Sünni Arap’ların buna kolay razı olmayacağını da bildikleri için, her nekadar Irak’ı Şii’lere teslim etmiş olsalar da hiç bir şeyi şansa bırakmak istemedikleri için onların başına da eski Baas’çıların komutasında Sünni aşiretlerden topladıkları insanları musallat ettiler. Daha sonra da bu milis grubu büyük bir illizyonla, dünyanın dört bir tarafından topladıkları, batı’ya öfkeli, ezilmiş, itilip kakılmış ne kadar marjinal, cahil adam varsa Irak ve Suriye savaşını bahane ederek bu coğrafyaya topladılar ve DEAŞ gibi bir canavara dönüştürdüler. Burda bir taşla tabiri caizse bir kuş sürüsü vurdular. Batı’da ne kadar potansiyel suç makinası varsa onları bu topraklara çekerek burda telef olmalarını sağladılar. Bu örgütün tüm vahşiliklerini bire bin katarak anında dünyaya servis edip, batı kamu oyunda, sıradan insanları İslam’ın ne kadar barbar ve vahşi bir din olduğu konusunda kolayca ikna ettiler ve burada işledikleri cinayetlere Batı kamuoyundan zımmi bir destek aldılar. DEAŞ’ı bir koç başı gibi kullanarak nereye musallat olmak istiyorlarsa oraya saldırtıp sonra da güyya bu toprakları DEAŞ’dan kurtarma bahanesi ile buraya ikinci bir İsrail’in temelini atmak üzere, Marxist-Stalinist İslam düşmanı PKK’nın Suriye uzantısı YPG’yi yerleştirdiler. Bu vesile ile belki yüz yıl sürecek diğer bir Kürt-Türk, Kürt-Arap düşmanlık tohumlarını büyük bir başarı ile ektiler. Kürtler ham hayal görüyorlar. Bu toprakları asla Kürt’lere bırakmazlar. Ne İsrail nede batı ülkeleri Kürtlere bayılmıyor, Kürtler sadece bu zorbaların bu bölgedeki planlarının uygulanmasında kullanılan basit bir enstrümandan ibarettir.
Zaman, yaşarsak bunu bize gösterecektir. Buraları Kürt ve Arap çocuklarının kanlarıyla gasp etmektedirler, belki 50 belki 100 yıl sonraki Büyük İsrail’in temellerini atmaktadırlar. Suriye’de, Irak’da, Libya’da Batı için kolay lokmalar olduğu için, önce buralarada fitne ve kaos ateşini yaktılar ve maalesef bu ülkeleri parçalamayı başardılar. Burada Obama’ya bir parantez açmak gerekiyor. Oğul Bush kullanışlı bir aptal’dı, onun için sorunsuz bir şekilde onu kullanıp bir kenera attılar. Ancak Obama, siyah bir başkan olarak, Amerikan devletinin derin köklerini ve misyonunu bilmeyen romantik solcular ve bazı İslamcılar tarafından Amerikanın çirkin yüzünü makyajlayabileceği, bitmek tükenmek bilmeyen saldırganlığını dizginleyebileceği umudunu, beklentisini pompaladılar. Ancak, siyah bir adam olarak genlerine sinmiş olan beyaz adama yaranma, yaltaklanma kompleksiyle etrafına kümelenmiş olan bu siyonist çetenin, gangaster ruhlu beyaz adamların bitmez tükenmez taleplerine, belki onların gözünde makbul adam olurum kompleksiyle, her şeye evet dedi. Bir felaketin tetikleyicisi oldu. Amerikan tarihinin en silik, en başarısız ve en kaabiliyetsiz başkanı olarak tarihe geçti. Bu savaş Amerika’nın kendi savaşı değildir. Amerika’nın devasa pazu gücü, savaş makinası, teknolojisi bu çete tarafından gaspedilmiş ve İsrail’in emrine verilmiş, İsrail’in planları ve stratejileri doğrultusunda kullanılmaktadır.
Türkiye bu bölgede tek çetin cevizdir ve bu bölgede dünya standarlarında devlet vasfı taşıyan tek devlettir. Önce Türkiye’yi kendi kirli planları için bir koç başı yada lejyon birliği gibi kullanmayı denediler, Allah’tan Türkiye bu oyuna gelmedi ve samimi olarak söylemek gerekirse bu Tayyip bey sayesinde olmuştur. Türkiye bu adamların peydahladıkları bu planı gördüğü için, daha sonraya bıraktıkları Türkiye’yi de parantez içine alıp, FETÖ ihanet şebekesine 15 Temmuz vahşetini peydahlattılar. Daha önce, 7 Haziran seçim öncesi hem CHP’yi hem de HDP ve FETÖ’yü ve tüm türevlerini aynı çatı altına toplayıp bu işi siyasi olarak yağ’dan kıl çekercesine halletme’yi denediler. Orda da önce MHP bu tezgah’ı farkedip, bu çatı altına girmeyi reddederek bu oyunu ilk bozan oldu. Daha sonra Tayyip bey siyasi bir deha olduğunu bir defa daha ispatlarcasına sandığı 1 Kasım’da milletin önüne bir daha getirmeyi başarmasıyla Türkiye büyük bir uçurumun kıyısından dönmüştür. Tam bu arada kendi beslemeleri olan PKK eşkiyasına Güney Doğu’da şehirleri işgal etme girişimini başlatmışlar, Türkiye’yi bu yolla meşgul etmeyi, ne Suriye’de olanlara nede Irak’ta olanlara bakmasını engellemeye çalışmışlardır. Batı, Kıbrıs çıkarmasını bir kenara bırakırsak, neredeyse 100 yıldır savaş yapmayan Türkiye’nin, PKK eşkiyasının peşmerge yardımıyla Kobani’de gösterdiği sözde şehir savaşı başarısı karşısında bocalayacağı vehmine kapılmıştır, dersini de almıştır.
Ve bu ordu içindeki FETÖ’cü ihanet şebekesinin her türlü engelleme, oyalama, ihanet çabalarına rağmen olmuştur. Türk ordusu 15 Temmuz öncesine göre şimdi önemli ölçüde safralarından arınmış, ihanet odaklarından kurtulmuş ve daha güçlüdür. Daha sonra Fırat Kalkanı hareketi ile Batı’nın tüm planları bozulmuştur. Batı Türkiye’yi önce felç etme, daha sonra da Orta Anadolu’ya hapsetme planlarını şimdilik rafa kaldırmıştır ama vaz geçmemiştir. Ama inşallah o raflar da parçalanacaktır.
Suriye’de kim kimle savaşıyor? Suriyedeki bu savaşan gruplar kimler?
Özbayrak; Rusya biliyorsunuz zaten Suriye’ye yerleşmiş vaziyette. İran’nın da Amerikanın ikramı ile, Esat’ın kaatilleriyle beraber çarpışan hem Lübnan Hizbullah’ı, hemde Afganistan’dan, Tacikistan’dan ve İran’dan getirdiği paramiliter ve danışman adı altında üst rütbeli subaylar da dahil Devrim Muhafızlarından’dan buraya yığdığı çok miktarda askeri unsuru var. Buna Irak merkezi hükümetinin de desteği ile, yine İran’ın oluşturduğu, DEAŞ’ın Şii versiyonu olan Haşd-i Şabi’yi de eklemek lazım. Bu İran için çok trajik ve ibret verici bir durumdur. İslam devrimi ve islami devlet yaygarası ile ortaya çıkan ama daha ilk ciddi sınav olan 1982’de Baba Esad’ın katilleri eliyle Hama’da kırk bine yakın insanın şehid edilmesinde de, koca bir şehrin yerle bir edilmesinde de, bugün de tarihin gördüğü en vahşi, en barbar, en insanlık dışı bu savaşda da utanç verici bir şekilde tavırlarını ve saflarını mazlumlardan, masumlardan yana değil, Esad şeytanı ve onun kaatilleri safında yer almak şeklinde seçmişlerdir.
Bu adında İslam olan bir devletin yapabileceği en rezil, en pespaye seçim olabilirdi, onlarda bu rezilliği, pespayeliği tercih ettiler. Bu da İran’ın İslam diye asla bir derdinin olmadığının son trajik örneğidir. Bundan başka, farklı gruplar halinde farklı ideolojik çatı altında toplanan Arap unsurlar var. Ve Amerikan beslemesi, Amerika’nın bot’undan üniformasına kadar donattığı, silahlarını verdiği, eğittiği, çoğunluğunu Türkiye, İran ve Irak Kürt’lerinin oluşturduğu, Marxist, Stalinist PYD ve onun silahlı unsurları YPG var. Bir de haliyle bizim destek verdiğimiz, gerçek Suriye’lilerin oluşturduğu gerçek Suriye muhalefetinin direniş ordusu olan Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) var. Hepsinden ayrı, önceki sorunuzda izah ettiğim DEAŞ diye yine batılıların beslediği, silahlarını verdiği, batılılar için çok kullanışlı olan, maymuncuk misali her kapıyı açtıkları bir örgüt var. Haliyle leş kokusu almış çakal sürüsü gibi her karışıklıkta bölgeye üşüşen Almanya, İngiltere, Fransa, Avustralya, Danimarka, İtalya vs gibi Koalisyon güçleri adı altında batılı mezar soyguncuları var. Bu manzaradan da anlaşılacağı gibi kimin kimle ne hesabı varsa bu hesabı Suriye’de görme derdinde. Bu anlamda tarihin her devrinde olduğu gibi elinde müslüman kanı olan herkes, hepsi bu bölgeye üşüşmüş vaziyette.
Bir tarafta Türkiye, Rusya ve İran’ın iniyasitifi ile başlatılan bir barış süreci var, bir tarafta da barış görüşmelerinde dışarıda bırakılan bir Amerika var. Tüm bunları nasıl okumalıyız peki?
Özbayrak; Suriye savaşı, Suriye diye bir şey bırakmadı geride. Türkiyenin bu savaşın başından beri tavrı nettir ve bu yangın en çok bizi etkilediği için, bu yangının acilen södürülmesi gerektiğini söyleyip duruyoruz Buradaki diğer başlıca belirleyi güç olan Rusya ve İran yangın’ın kendilerine de sıçrama riskinin bugün dünkünden daha fazla olduğunu nihayet anlayabilmiş olmalarıdır. Ayrıca Rusya öyle görünüyor ki taa çarlık Rusya’sından beri hayal ettiği sıcak denizlere inme rüyasını Suriye’de hem bir deniz üssü’nü, hem de bir hava üssü’nü garantileyerek kendini daha güvenlikte hissetmeye başladı. Bu nedenle ya bu yangının tümüyle kontrol altına alınması yada gidişata göre söndürülmesi gerektiğini nihayet farkedebildiler. Bu savaş, tarihin kaydettiği en kirli, en ahlaksız en vahşi savaşların herhalde başında gelmektedir ve burada yok edilen bizim insanımızdır, bizim tarihimizdir, bizim mirasımızdır. Heba olan hayatlar bizim insanımızın hayatlarıdır. Biz fiilen dört yüz yıl bu bölgeleri yönetmiş, kültürel ve dini olarak da bu yöre insanlarıyla 1000 yıllık bir kader birliğimiz vardır. O yüzden burdaki acıyı bizim kadar yüreğinde hisseden başka bir ülke yoktur bu coğrafyada.
En son Halep’de yaşananlar, Esad ve İran’nın kontrolündeki kaatillerin ne kadar bu coğrafyadan kopuk ve bu coğrafya insanlarına ne kadar düşman olduklarının son ispatı oldular. Barış görüşmeleri böyle bir atmosferde, biraz da Rusya’nın Doğu Avrupa’da ve Baltık denizinde Amerika ve Avrupa tarafından sıkıştırılmaya başlanması ile, zaten çok pahalı olan Suriye hareketi ve İran’ın güvenilmez tavırları, bu savaşın bir şekilde kontrol altına alınmasını zorunlu kılan sebepler olarak karşımıza çıkıyor. İran ise 2500 yıllık kadim tarihlerinden aldıkları dersle, Amerika tarafından estirilen bu bahar rüzgarının aniden kış fırtınasına dönüşebileceği havasını kokladıkları için, ister istemez Şii Hilali sevdalarına şimdilik bir mola vermek ihtiyacı hissetmesi önemli bir faktördür. Nitekim, Amerika’da İranı kollayan Obama yönetiminin devamı olacak Bayan Clinton seçimi kaybedince, bu bahar rüzgarları aniden kesildi. Yeni yönetim İran’ı tekrar daha önceki yerine, yani Amerika’nın düşmanı, terör destekçisi ülkeler kategorisine itekleyiverdi. Dolayısıyla Suriye’de baş aktör konumundaki Rusya ve İran bu yangının sönmesinin kendi çıkarları için de uygun olacağına ikna oldular. Zaten Esad Rusya ve İran’ın kuklasıdır, onların hilafına bir şey söyleme gücü ve cesareti yoktur. Türkiye’nin ise geçen yıla göre eli daha güçlüdür. Fırat Kalkanı operasyonu ile fiilen sahadadır ve neler yapabileceğini dosta düşmana hissettirmiştir. O yüzden Rusya ve İran Türkiye’yi dinleme zorunluluğu hissetmişlerdir. Barış iniyasitifi kanaatımca bu atmosferde koratıldı. Amerika ise ayrı bir sevda’nın peşinde. Daha önceki sorularınızda izah ettiğim gibi bu savaş Amerika’nın kendi savaşı değildir. Nasıl bu savaşın başlamasına onlar karar vermedilerse, bitimine de onlar karar veremezler. Bu savaş’a Pentagon, Dış İşleri ve Beyaz Saray’daki çete üyeleri karar verdiler, İsrail adına mıntıka temizliğine soyundular ancak Clinton’ın seçim kaybetmesi bu çete’yi biraz sarsmış görünüyor.
Savaşın seyri bu kurumlara yuvalanmış olan bu çete mensuplarının güçlerini hangi oranda muhafaza edeceklerine bağlıdır. Eğer bu çete mensupları güçlerini Obama dönemindeki gibi koruyup hala önemli koltukları işgal etmeye devam ederlerse, bu savaşın bitmesi uzun yıllar alabilir. Yok eğer, yeni yönetim bu çeteyi bu koltuklardan uzaklaştırıp, onların Amerika’ya dayattığı bu politikalarda radikal değişikliklere giderlerse, savaş sürpriz şekilde son bulabilir. Bu, tamamen İsrail’in Amerikanın yeni yönetimini hangi ölçüde ikna edeceğine bağlı bir durum. Dolayısıyla Astana görüşmelerine Amerika’nın eski yönetiminin davet edilmemesi, tamamen bu çete ile ilgilidir. Yoksa Amerika hala, maalesef, bu coğrafyada da başka coğrafyalarda da belirleyici en önemli faktörlerden biridir.
Daha konuşacak çok konumuz, soracak çok sorumuz var ama şimdilik burada bir teneffüs alalım ve diğer sorularımızı başka bir sohbetimize ayıralım
Özbayrak; Ben teşekkür ediyorum. Her zaman, ne zaman isterseniz, konuşur hasbihal ederiz.
Özbayrak; Doğru, sizinle hasbihal etmeyeli epey bir zaman oldu ve bu arada çok konu birikti. Gerçi Türkiye’de hiç bir zaman konu sıkıntısı çekilmez, tarih bu topraklarda biraz daha hızlı ve hareketli akıyor.
Anayasa değişikliği ile getirilmek istenen adına ne derseniz deyin, Başkanlık yada Cumhurbaşkanlığı sistemi, aslında dün ortaya çıkmış bir konu değildir. Türkiye bu konuyu zaman zaman gündemin ilk maddesi olarak, zaman zaman da geri planda hep tartıştı. Hafızalarımızı yoklarsak, rahmetli Özal ve Demirel’in kendi cumhurbaşkanlıkları dönemlerinde bu konunun ciddi olarak tarşılmasını istedikleri ve başkanlık sisteminin Türkiye için en uygun sistem olduğuna dair görüşleri var. Yine rahmetli Erbakan’ın, ve Türkeş’in başkanlık sisteminin Türkiye gibi çalkantısı eksik olmayan bir coğrafyada hızlı karar alıp uygulamak için elzem ve en uygun sistem olduğuna dair görüşleri var. Konu yeni değil ama bu zamana kadar konjektür hiç bir zaman bu konunun parlemento gündemine gelmesi için uygun olmadı.
Konu anayasa değişikliği gerektirdiği ve ciddi bir sistem değişikliğini öngördüğü için tek bir siyasi partinin sayısal çoğunluğa sahip bile olsa, ben yaptım oldu, mantığı ile halledilebilecek bir konu da değildi. Dışarıdaki gelişmeler, terör olaylarının lokal bir olay olmaktan çıkıp, uluslararası hesaplaşmanın bir enstrümanı olması, FETÖ’nün kendisini bu toprakların geliri ile besletip Amerika ve İsrail’in emrinde global bir operasyonel ihanet örgütü olarak çalıştığının 15 Temmuz darbe teşebbüsü ile iyice açığa çıkması, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi ile ve 1982 anayasasında Cumhurbaşkanına verilen aşırı yetkiler buna karşılık hiç bir sorumluluğunun olmaması gibi bir tuhaf durum, ve bunun gibi şimdi sayamayacağımız onlarca durum başkanlık sisteminin bir an önce ülke gündeminden şöyle veya böyle bir şekilde çıkarılmasını elzem hale getirmiştir. Ancak, bu hadise AK partinin kişisel hırsı veya keyfe keder bir mesele değildir. Mesele ülke meselesi ve buna tabii olarak başta mecliste temsili olan tüm siyasi partiler olmak üzere, tüm sivil toplum kuruluşlarının, meslek odalarının, hukuk teşkilatlarının, velhasıl tüm temsil kaabiliyeti olan tarafların katkı vermesi beklenirdi.
Ancak her zaman olduğu gibi, Türkiye’de iğneden ipliğe, büyük küçük her şeye karşı konumlanmış istemezükçü bir grup ki bu siyasi olarak da kendisini CHP etrafında konumlandırmıştır, hemen tüm kapıları kapatmış, bırakın herhangi bir katkı vermeyi, işin içine zorbalığı da katarak bu değişimin önüne geçmeye çalışmıştır. Aslında bu Türkiyenin son 150-200 yılının özetidir. Ancak son 10 yıldır, CHP ve avanesi ekip, her şeyiyle Türkiye’nin kahir ekseriyetinden kendisini ayrıştırmış, nerede Türkiye aleyhine bir durum varsa, orada, elindeki sesi çok çıkan medya ve sözde sivil toplum kuruluşu görünümündeki örgütlerin desteğini de alarak, Türkiye aleyhine kendini konumlandırmıştır. Bu CHP zihniyetinin hiç değişmediğinin, kurulduğu ilk günden bu tarafa, bazen açıktan, bazen de suret-i hakk’tan görünerek bu topraklarda batılı efendilerinin sözcülüğünü ve onların bu topraklardaki menfaatlerinin bekçiliğini yaptığının son dramatik tezahürüdür. Onun için, sıradan insanların da bu anayasa değişikliğindeki kriteri budur. Ben her gün etrafımdaki onlarca insanla konuşuyorum, anayasa değişikliği de mevzuu oluyor haliyle. Emin ol, sıradan insanların yaklaşımı, eğer CHP bir şeye karşı çıkıyorsa muhakkak yapılan işte bir hayır vardır şeklinde.
Millet “CHP tüm kötülüklerin anasıdır” şeklinde bakıyor ana muhalefet partisine ve ona göre de pozisyon alıyor. Halk’a asla güvenmeyen, halkı cahil ve kendi kararını verecek olgunlukta görmeyen bir halk partisi var ana muhalefette. Bu da bu ülkenin talihsizliği olsa gerek. Allah’tan diğer muhalefet partisi MHP, özellikle 1 Haziran 2015 seçimlerinde ve sonrasında bu ülkeye nasıl bir tuzak kurulduğunu, bu tuzak kuran çetenin iç ve dış işbirlikçilerini çabuk deşifre etti ve pozisyonunu Türk milliyetçilerinden beklenildiği gibi bu ülkenin menfaatleri doğrultusunda aldı. MHP çok hayati bir hamle yaptı ve tarih bunu hayırla yadedecektir. Eğer MHP’nin bu tarihi hamlesi olmasaydı bu anayasa değişikliğinin milletin önüne getirilmesi bu şartlarda mümkün değildi, bu nedenle MHP’nin bu davranışını minnetle anmak gerek.
Başkanlık sistemine gelince, benim de kanaatım, Türkiye gibi hakikaten hem bulunduğu coğrafyanın getirdiği zorluklar, hem bölgenin demografik ve sosyo kültürel yapısı, hem de tarihsel olarak bu toprakların insanının tabiri caizse genetik kod’larına yerleşmiş yönetilme biçimi, bu ülkede çok çabuk, isabetli ve tüm dengeleri gözeten bir karar almayı ve yönetim anlayışını zorunlu kılmaktadır. Yönetim biçimi, toplumla yöneticiler arasında yönetimin nasıl olacağına dair bir çeşit sözleşmedir. Parlementer sistemi, kesintileri ve parlementer sistemin ruhuna aykırı uygulamaları bir tarafa bırakacak olursak, yaklaşık bir asırın üzerinde bir uygulamamız söz konusu. Parlementer sistem, Avrupalıların yüzlerce yıllık tarihi birikimlerinin, sosyo-ekonomik yapılarının ve tarihsel gelişimlerinin bir tezahürü. Kaldı ki orda bile başkanlık sistemini uygulayanlar var. Siz de biliyorsunuz belki, birinci meşruiyetle birlikte, Avrupa’da uygulanıyorsa iyidir kompleksiyle kopyaladığımız bir sistem. Bizim kültürel kod’larımızla çok da uyumlu olmamasına ve pek çok yol kazasına rağmen, bu noktaya kadar getirebildik. 18. Yüzyılda Fransız büyükelçisinin Fransa Kralının, hala İstanbul’da Padişah’la neden yakınlaşamadığı ve görevlerinde neden hızlı mesafe alamadığına dair sorgulaması karşısında, Kral’a hitaben yazmış olduğu bir mektupta, İstanbul’da işlerin hiç de öyle Fransa’da yada başka bir Avrupa ülkesinde olduğu gibi, Kral’ın yada padişahın iki dudağı arasında olmadığına dair çok enteresan bir mektubu vardır. Bu mektupta, İstanbul’da meşveretin çok güçlü bir gelenek olduğu, görevdeki vezirlerin, eski vezirlerin, ulemanın, loncaların, fakihlerin ve bürokratların görüşleri alınmadan asla bir karar almanın söz konusu olmadığı veciz bir şekilde anlatılır. Osmanlıda hiç bir zaman öyle bizim tarih kitabından çok, tarihi karartma misyonu üstlenmiş tarih kitaplarının, parti propaganda büroşüründe yazdığı gibi yürümedi işler.
Buna karşılık parlementer sistem de hiç bir zaman bu ülkede Avrupa standardlarında ne tesis edildi, ne de böyle bir şey amaçlandı. Hem cumhuriyetin kurucu elitleri, hem de sonraki askeri darbelerle tesis edilen anayasalar hiç bir zaman egemenliği halk’a vermedi. CHP’nin istediği, eskiden olduğu gibi, kendisi fiilen iktidarda olmasa bile, ordu, anayasa mahkemesi, yargıtay, sayıştay, danıştay vs gibi bir takım kurumlar aracılığı ile zihniyet olarak ülkeyi, siyaseti, hükümeti ve parlementoyu batılı efendileri adına vesayet altında tutabilmektir. Bu anlamda CHP tarihinin hiç bir döneminde anti-emperyalist ve yerlici olmamıştır. Hep batının ve emperyalist güçlerin biçtiği elbiseyi bu ülkeye giydirmeye kalkışmıştır, onların bu ülkede sözcülüğünü ve o zihniyetin bekçiliğini yapmıştır. Dolayısıyla CHP ve onun Kürt versiyonu HDP’nin ve bu faşist baskıcı geleneğin ürettiği tüm yandaş kurumların, ve aynı kafanın ürünü medyanın bu anayasaya karşı çıkmaları çok şaşırtıcı değildir ve doğrusu beklenilen bir ayrışmadır.
Peki bu noktada araya girelim. Yeni sistem ne getirecek ve Türkiye yeni sisteme hazır mı?
Özbayrak; Önce kamuoyuna bilinçli bir şekilde pompalanan ve eski bir CHP milletvekili olan, aynı zamanda traji komik olarak siyaset bilimi profesörü de olan Binnaz Toprak’ın da sorduğu gibi bu anayasa değişikliği cebimize daha fazla para girmesine, yada mutfağımıza daha fazla yiyecek girmesine yaramayacak. Bu tür sorular eğer cehalet ürünü değilse, insanları sinsice kışkırtmak için, yada konuyu asli mecraından saptırıp ilgisiz bir alanda enerjinin boşa harcanması için hazırlanmış tuzak sorulardır. Bu bir ekonomi değişim programı yada makro ekonomide değişiklik öngören bir reçete değildir. Tabiri caizse sapla samanı karıştırmayalım. Bu değişiklik, ülkenin yönetim sisteminin ve karar alma mekanizmalarının yeniden tanımlanması ve karar almada yeni usuller ve mekanizmalar ihdas eden yeni bir toplumsal sözleşmedir. Bu mekanizmaları kullanma yetkisini kullanacak temsilcilerin bu yetkiyi ve meşruiyeti nasıl alacağı, nasıl kullanacağı, ne kadar süreyle kullanacağı, nasıl denetleneceği ve bunların usülleri belirlenmektedir.
Yeni sistem de kuvvetler ayrılığı gerçek anlamda uygulanabilecektir. Mevcut sistemde halk kendisini temsil edecek parlemento üyelerini seçmekte, bu üyeler içlerinden bir hükümet çıkartmakta, dolayısıyla yürütme ve yasama iç içedir. Parlementoda çoğunluğunu ele geçiren bir parti isterse hiç bir zaman parlementonun hükümetin istekleri hilafında bir yasama faaliyetinde bulunmasına izin vermeyebilir, ki bu zamana kadar olan da budur. Siz hiç çoğunluğu elinde bulunduran bir hükümetin istekleri hilafında bir karar çıktığını duydunuzmu? Belki 1 Mart tezkeresi denebilir ama orada da o zamanki hükümet hiç bir zaman tezkerenin çıkması için meseleye dört elle sarılmadı. Eğer öyle isteseydi, 1 Mart tezkeresi çıkardı. Yani bu arizi bir durum ve örnek olamaz.
Bu sistemle parlemento asli görevi olan yasama işine dönmüş olacak ve bunu kendi arkadaşları, partidaşları olan bakanların, onlarında geri planda bürokratların yönlendirmesi ile yapıyor olmayacak. Mevcut durumda neredeyse başbakan kadar yetkisi olan ama hiç bir sorumluluğu olmayan, ayrıca hiç bir şekilde denetlenemeyen Cumhurbaşkanı denetim altına alınmakta, cumhurbaşkanı parlemento tarafından denetlenebilmekte hatta yeterli çoğunluk sağlandığı takdirde yüce divan’a bile yollanabilmektedir. Hem parlemento hem de Cumhurbaşkanı karşılıklı olarak bir birlerini fesih edebilmekte dolayısıyla en olmaz durumda tüm yetkiler karşılıklı olarak sonlandırılabilmektedir. Millet adına yetki kullanan ancak milletin hiç bir şekilde yetki vermediği Anayasa mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay üyelerinin çoğunluğu ilk defa milletin temsilcileri eliyle bu makamlara oturacaktır. Millet adına yetki kullanıyorsan hiç değilse milletin temsilcileri olan vekiller ve milletin doğrudan yetki verdiği cumhurbaşkanı eliyle bu göreve getirilmesi daha demokratik ve millet egemenliğinin daha iyi tesis edilmesi değilmidir?
Dolayısıyla Hayır’cıların tüm karartma ve kafa karıştırma gayretlerine rağmen bu anayasa değişikliği mevcut sisteme göre daha demokratik ve millet egemenliğini daha fazla öne çıkaran bir anayasadır. Seçilme yaşının 18’e indirilmesi, parlementonun 5 yılda bir yenilenmesi, Askeri mahkemelerin kaldırılması vs gibi maddeler uygulamada çok fazla insan hayatına etki eden maddeler değil ve üzerinde çok yorum yapmaya da gerek yok bence.
Türkiye yeni sisteme çoktan hazır ve kısmi olarak da bunun uygulamalarını görüyor zaten. Sayın Cumhurbaşkanı 1982 anayasasıyla kendisine tanınan yetkileri kullanmaya başladığında, nasıl garabet bir yapının ortaya çıkabileceğini gördü mesela. Şu andaki hükümet sayın Cumhurbaşkanı ile aynı gelenekten olduğu için bir uyum söz konusu, ya ayrı ayrı siyasi görüşlerden ve geleneklerden gelselerdi, nasıl bir garabetin çıkabileceğini tahmin edebiliyormusunuz? Böyle bir Türkiye yönetilebilir bir Türkiye olabilirmi? Dolayısıyla bu anayasa böyle bir garabeti de ortadan kaldırmakta ve çift başlılığa son vermekte, daha yönetilebilir bir ortam oluşturmaktadır.
Karar mekanizmaları daha yönetim bilimi usüllerine uygun hale gelmekte, dolayısyla hızlı ve verimli bir karar alma süreci oluşturulmaktadır. Bu, özellikle Türkiye gibi, genç nüfusun çoğunlukta olduğu, hayatın çok hızlı aktığı, ekonominin, siyasetin, sosyal hayatın çok dinamik olduğu bir ülkede çok hayati önemdedir ve eminim ki karar mekanizmaları da ülke dinamizmine paralel hale gelecektir.
CHP’nin yürüttüğü Hayır kampanyası konusunda ne düşünüyorsunuz?
Özbayrak; CHP bu ülkenin samimi vatansever insanlarını hiç şaşırtmama konusunda son derece istikrarlı, yani CHP’de değişen bir şey yok. Her zamanki gibi, kendisini Türkiye’nin hayrına olacak her şeye karşı konumlandırmış durumdalar. CHP ne kadar Türkiye düşmanı unsur varsa, HDP, PKK, KCK, DHKP-C, FETÖ, DEAŞ, kendisini liberal olarak olarak pazarlamayı becermiş, ama batı beslemesi ne kadar Türkiye düşmanı sözde aydın gibi türedi tüm unsurlarla kol kola ve bunu da muhalefet diye pazarlama derdinde. CHP’nin problemi, siyaset stratejisi veya tercih problemi değil. CHP zihinsel olarak, aidiyet olarak bu ülkeyle olan tüm bağlarını, bilerek isteyerek koparmış, bu ülkenin düşmanlarıyla adeta kol kola ve aynı mevzide buluşmayı bilerek tercih etmiştir. Bu ülkenin hiç bir değerini paylaşmamakta, bu ülkenin ne acısı CHP’nin acısı olmakta, nede sevinci CHP’nin sevinci olmakta. Yoksa bu ülkenin son 90 yılda karşı karşıya kaldığı en büyük var oluş meselesinde bile, bu ülkeye kasteden düşmanların ağzı ile konuşmalarını, bu ülkenin varlık yokluk kavgasında tek bir destek cümlesi dahi kurmamalarını nasıl izah edeceğiz? FETÖ gibi belki son 1000 yılın en büyük ihanet örgütünün, bir fitnenin yeryüzünde Türkiye ile hesabı olan tüm Türkiye düşmanları hesabına, bu ülkeye kast etmeleri karşısında bile bu ülkenin yanında yer almayacaksanız, siz hangi ülkenin partisisiniz, siz kimin safındasınız demek hakkına sahiptir bu ülke insanları. CHP hiç bir zaman bu milletle, bu milleti millet yapan değerlerle gerçek anlamda barışık olmamıştır. Bu milletin tüm değerleriyle kavgalı olmuştur.
Onun için hala bu milletin camisine, ezanına, selasına, orucuna, namazına, baş örtüsüne, şehidine küstahça laflar edebilmekte, kendi küçücük beyin kapasitesine bakmadan bu milletin kutsal bildiği ne varsa aşağılamaya, hakaret etmeye devam etmektedir. Bu zamana kadar tek parti ideolojisi ile yetişen bürokratik kadroların eliyle, çarpık yarı faşist sözde parlementer sistemin kendisine sağlamış olduğu haksız rekabetle, iktidarda kim olursa olsun, kendi çarpık ve millet düşmanı politikalarını kısmen de olsa dayatabilmiştir. Bu sayede bekçiliğini yaptığı Türkiye düşmanı batılı efendilerinin bu ülkede sözcülüğünü yapagelmiştir. Batının menfaatlerini Türkiye’ye dayatabilmiştir. CHP’nin tüm korkusu artık bu imtiyazını kaybetme riski ile karşı karşıya olmasıdır. Onun için bu anayasa değişikliğini CHP zihniyetinin ölüm fermanı gibi görmektedir. Şu anda CHP’nin başında bulunan genel başkanları ve yönetimi o kadar cahil adamlar ki, cehaletlerinden aldıkları cesaretle dağarcıklarında millete söyliyebilecekleri ikna edici tek bir cümle dahi olmadığı için milleti aşağılamakta, hakaret etmekte, millet bu anayasayı %99 ile bile kabul etse biz kabul etmiyoruz deme cüretini gösterebiliyorlar. Onun için de her zaman yaptığı gibi, milleti yalanla, dolanla, iftira ile, hakaret ile, küfür ile korkutma derdindedir. Varlığını, CHP ile birleştirmiş, tüm imtiyazlarını CHP’ye borçlu olan ve cumhuriyetin kuruluşundan beri millet kesesinden, bazen teşvik adı altında, bazen hibelerle, bazen katakulli ile, bazen gümrük duvarları ile, bazen tekel olmaları sağlanarak, bazen hırsızlıklarına ve soygunlarına göz yumularak, bazen bedava koltuklar bahşedilerek, bedavadan beslenmeye alışmış veya alıştırılmış besleme gruplarda aynı imtiyazlarının tümünü kaybetme riskini hiç bir zaman bu kadar enselerinde hissetmemişlerdi. Şimdi bunlarda ellerinde tuttukları basın ve yayın organları aracılığı ile can siperhane millete yalan söylemekte, gerçekleri çarpıtmakta ve milleti aldatma derdindeler.
Ben milletimden sadece şu soruyu kendilerine sormalarını istiyorum. CHP ile, HDP ve PKK’yı, DHKP-C ve FETÖ’yü bir araya getiren ortak payda ne olabilir? Neden tüm iç ve dış Türkiye düşmanları bu anayasa değişikliğine bu kadar öfke ile saldırmakta ve karşı çıkmakta? Herhalde Türkiye’yi çok sevdiklerinden olmasa gerek.
Birazda etrafımızda olup bitenlerden konuşalım. Suriyede neler oluyor, nerden çıktı bu Suriye meselesi?
Özbayrak; Bu konunun arka planını anlayabilmek için dünyada tesis edilen müesses nizamın işleyiş mekanizmalarını ve nizamı tesis eden genelde Batı’yı özelde de Amerikayı iyi tahlil etmek ve anlamak lazımdır.
Amerikan zenginliğinin temeli, soykırımla insansızlaştırılmış toprakların, tabiatın tahribiyle oluşturulan yağmanın, köleliğin, savaş makinasıyla oluşturulan cinayetlerle, toplu kıyımlarla ve maktüllerin varlıklarının yağmalanmasıyla oluşturulmuştur. Bugün 21.Yüzyılda, bu anlayış tüm barbarlığı ile hala devam etmektedir. Sadece teknolojinin getirdiği yeniliklerle daha sofistike yöntemlerle yapmaktadır bu barbarlığı. Pire’den yağ çıkaran finans sistemi, devasa askeri gücü, Hollywood ve diğer propaganda enstrümanları ile tüm barbarlığını kamufle edebilen bir illizyon makinası ile tüm dünyayı haraca bağlamış bir zorba, bir gangaster’dir Amerika. Amerikanın tüm hareket kaabiliyetini kumanda eden tüm merkezleri, sapık, gözü dönmüş dini görünümlü İsrail uşağı siyonist NeoCon denen bir çete’nin eline geçmiştir.
Tıpkı FETÖ gibi, bir Alman Yahudisi olan Chicago Üniversitesi profesörlerinden Leo Strauss’un yetiştirmesi olan bu örgüt de sessiz ve derinden taa 1960’lardan beri bu gücü ele geçirmek için sinsice çalışmış ve nihayet entellektüel zekası sıfıra yakın, ne Amerika nede dünyanın geri kalanı hakkında en küçük bir fikri dahi olmayan, Texas’da petrol ticareti ile uğraşan üçüncü sınıf bir adamı, babasının siyasi mirası sayesinde önce Cumhuriyetçilerin başkan adayı, sonra da ellerindeki devasa Medya ve Hoolywood gücünü kullanarak Amerika’ya başkan seçtirmişlerdir. Bu çete tamda böyle bir ortamda Pentagon’da, Dış İşlerinde, İç İşlerinde, Ordu’da ve Beyaz Saray’da tümüyle ipleri ele aldılar. Bu sapık manyaklar topluluğu kendilerinin Allah tarafından büyük işleri yerine getirmek için özel olarak seçilmiş olduklarına iman etmiş vaziyetteler ve dolayısıyla bu işleri yaparken de büyük bir adanmışlıkla davranmaktadırlar. Hep çılgın bir diktatörün nükleer güce sahip olması durumunda dünyanın başına çok büyük belalar açacağı korkusunu dünyaya pompalayan Amerika, dünyanın geri kalanının tamamının sahip olduğundan daha fazla olan nükleer gücünü tam da böyle manyak bir diktatör benzeri bir çetenin eline vermiştir. Bir diktatörü ikna etmek son derece kolay olabilir. Ancak herbiri dini bir motivasyonla birer diktatör olan onlarca manyağı nasıl ikna edeceksiniz?
Hrıstiyanlar Yahudilerin kötü bir kopyasıdır. Hristiyanlar Rönesans’dan beri laikleşerek dinlerini fosilleşmeye terk ettiler ve Yahudilerin elinde bir esir, bir oyuncak haline dönüştüler. Artık Hrıstiyanların da tanrısı maddi güç, para, zenginlik olmuştur ve yaşamalarının gayesi daha çok maddi güce sahip olmak ve hep daha zengin olmaktır. Dolayısıyla Amerika’lı Hrıstiyanların ikna edilmesi, elinde bu kadar büyük bir medya ve Hollywood gibi sihirli bir deynek olan böyle bir topluluk için işten bile değildir.
Ancak, bu adamlar pratikte hiç de manyakça işler yapmıyorlar. Son 15-20 yıldır özellikle Orta Doğu’da, bizim coğrafyamızda olup bitenler hiç de çılgın gözü dönmüş adamların rastgele vandallıkları yada eşkiyalıkları değildir. Bu grup, eski bir İsrail Dış İşleri mensubu olan gazeteci Oded Yinon yazdığı “A strategy for Israel in the Nineteen Eighties” – 1980’lerde Israil için bir Strateji – başlıklı bir rapor’da çizilen yol haritasını neredeyse adım adım uygulamaktadırlar. Bu rapor’a göre İsrail’e baş ağrısı olma potansiyeli olan tüm çevre ülkeler, buna Türkiye de dahildir, mutlaka parçalara ayrılarak küçük küçük devletler ihdas edilmelidir. Bu küçük küçük ülkeler arasına da, kavmi, mezhebi yada kaşınabilecek en küçük ihtilaflar dahi kullanılarak belki onlarca yıl sürecek savaşlarla tüm enerjileri ve güçlerini kaybetmeleri sağlanmalıdır. PKK tam da bunun için 45 yıl önce ihdas edilmiştir. FETÖ bunun için kurulmuştur, Şia-Sünni meselesi bunun için alabildiğine kaşınmaktadır, DEAŞ bu iş için peydahlanmıştır. İran’ın önü bunun için açılmıştır. Sisi canisi bunun için Mısır’ın yeni firavunu olarak oraya oturtulmuştur. Ve nihayet Arap baharı rüzgarı bunun için estirilmiştir. Irak bunun için parçalanmıştır, Saddam bu iş için mükemmel bir bahane idi, o’nu kullanarak önce Irak’ı parçaladılar, Kuzey’i Kürt yönetimine bıraktılar, geri kalanı da İran’a altın tepsi içinde teslim ettiler.
Irak’ta Şii’lerin vandallık ve eşkiyalıkları, 100 yıllık öfke ve intikam hırsıyla işledikleri cinayetler de Sünni direniş’i için yeter sebepti. Amerika Sünni Arap’ların buna kolay razı olmayacağını da bildikleri için, her nekadar Irak’ı Şii’lere teslim etmiş olsalar da hiç bir şeyi şansa bırakmak istemedikleri için onların başına da eski Baas’çıların komutasında Sünni aşiretlerden topladıkları insanları musallat ettiler. Daha sonra da bu milis grubu büyük bir illizyonla, dünyanın dört bir tarafından topladıkları, batı’ya öfkeli, ezilmiş, itilip kakılmış ne kadar marjinal, cahil adam varsa Irak ve Suriye savaşını bahane ederek bu coğrafyaya topladılar ve DEAŞ gibi bir canavara dönüştürdüler. Burda bir taşla tabiri caizse bir kuş sürüsü vurdular. Batı’da ne kadar potansiyel suç makinası varsa onları bu topraklara çekerek burda telef olmalarını sağladılar. Bu örgütün tüm vahşiliklerini bire bin katarak anında dünyaya servis edip, batı kamu oyunda, sıradan insanları İslam’ın ne kadar barbar ve vahşi bir din olduğu konusunda kolayca ikna ettiler ve burada işledikleri cinayetlere Batı kamuoyundan zımmi bir destek aldılar. DEAŞ’ı bir koç başı gibi kullanarak nereye musallat olmak istiyorlarsa oraya saldırtıp sonra da güyya bu toprakları DEAŞ’dan kurtarma bahanesi ile buraya ikinci bir İsrail’in temelini atmak üzere, Marxist-Stalinist İslam düşmanı PKK’nın Suriye uzantısı YPG’yi yerleştirdiler. Bu vesile ile belki yüz yıl sürecek diğer bir Kürt-Türk, Kürt-Arap düşmanlık tohumlarını büyük bir başarı ile ektiler. Kürtler ham hayal görüyorlar. Bu toprakları asla Kürt’lere bırakmazlar. Ne İsrail nede batı ülkeleri Kürtlere bayılmıyor, Kürtler sadece bu zorbaların bu bölgedeki planlarının uygulanmasında kullanılan basit bir enstrümandan ibarettir.
Zaman, yaşarsak bunu bize gösterecektir. Buraları Kürt ve Arap çocuklarının kanlarıyla gasp etmektedirler, belki 50 belki 100 yıl sonraki Büyük İsrail’in temellerini atmaktadırlar. Suriye’de, Irak’da, Libya’da Batı için kolay lokmalar olduğu için, önce buralarada fitne ve kaos ateşini yaktılar ve maalesef bu ülkeleri parçalamayı başardılar. Burada Obama’ya bir parantez açmak gerekiyor. Oğul Bush kullanışlı bir aptal’dı, onun için sorunsuz bir şekilde onu kullanıp bir kenera attılar. Ancak Obama, siyah bir başkan olarak, Amerikan devletinin derin köklerini ve misyonunu bilmeyen romantik solcular ve bazı İslamcılar tarafından Amerikanın çirkin yüzünü makyajlayabileceği, bitmek tükenmek bilmeyen saldırganlığını dizginleyebileceği umudunu, beklentisini pompaladılar. Ancak, siyah bir adam olarak genlerine sinmiş olan beyaz adama yaranma, yaltaklanma kompleksiyle etrafına kümelenmiş olan bu siyonist çetenin, gangaster ruhlu beyaz adamların bitmez tükenmez taleplerine, belki onların gözünde makbul adam olurum kompleksiyle, her şeye evet dedi. Bir felaketin tetikleyicisi oldu. Amerikan tarihinin en silik, en başarısız ve en kaabiliyetsiz başkanı olarak tarihe geçti. Bu savaş Amerika’nın kendi savaşı değildir. Amerika’nın devasa pazu gücü, savaş makinası, teknolojisi bu çete tarafından gaspedilmiş ve İsrail’in emrine verilmiş, İsrail’in planları ve stratejileri doğrultusunda kullanılmaktadır.
Türkiye bu bölgede tek çetin cevizdir ve bu bölgede dünya standarlarında devlet vasfı taşıyan tek devlettir. Önce Türkiye’yi kendi kirli planları için bir koç başı yada lejyon birliği gibi kullanmayı denediler, Allah’tan Türkiye bu oyuna gelmedi ve samimi olarak söylemek gerekirse bu Tayyip bey sayesinde olmuştur. Türkiye bu adamların peydahladıkları bu planı gördüğü için, daha sonraya bıraktıkları Türkiye’yi de parantez içine alıp, FETÖ ihanet şebekesine 15 Temmuz vahşetini peydahlattılar. Daha önce, 7 Haziran seçim öncesi hem CHP’yi hem de HDP ve FETÖ’yü ve tüm türevlerini aynı çatı altına toplayıp bu işi siyasi olarak yağ’dan kıl çekercesine halletme’yi denediler. Orda da önce MHP bu tezgah’ı farkedip, bu çatı altına girmeyi reddederek bu oyunu ilk bozan oldu. Daha sonra Tayyip bey siyasi bir deha olduğunu bir defa daha ispatlarcasına sandığı 1 Kasım’da milletin önüne bir daha getirmeyi başarmasıyla Türkiye büyük bir uçurumun kıyısından dönmüştür. Tam bu arada kendi beslemeleri olan PKK eşkiyasına Güney Doğu’da şehirleri işgal etme girişimini başlatmışlar, Türkiye’yi bu yolla meşgul etmeyi, ne Suriye’de olanlara nede Irak’ta olanlara bakmasını engellemeye çalışmışlardır. Batı, Kıbrıs çıkarmasını bir kenara bırakırsak, neredeyse 100 yıldır savaş yapmayan Türkiye’nin, PKK eşkiyasının peşmerge yardımıyla Kobani’de gösterdiği sözde şehir savaşı başarısı karşısında bocalayacağı vehmine kapılmıştır, dersini de almıştır.
Ve bu ordu içindeki FETÖ’cü ihanet şebekesinin her türlü engelleme, oyalama, ihanet çabalarına rağmen olmuştur. Türk ordusu 15 Temmuz öncesine göre şimdi önemli ölçüde safralarından arınmış, ihanet odaklarından kurtulmuş ve daha güçlüdür. Daha sonra Fırat Kalkanı hareketi ile Batı’nın tüm planları bozulmuştur. Batı Türkiye’yi önce felç etme, daha sonra da Orta Anadolu’ya hapsetme planlarını şimdilik rafa kaldırmıştır ama vaz geçmemiştir. Ama inşallah o raflar da parçalanacaktır.
Suriye’de kim kimle savaşıyor? Suriyedeki bu savaşan gruplar kimler?
Özbayrak; Rusya biliyorsunuz zaten Suriye’ye yerleşmiş vaziyette. İran’nın da Amerikanın ikramı ile, Esat’ın kaatilleriyle beraber çarpışan hem Lübnan Hizbullah’ı, hemde Afganistan’dan, Tacikistan’dan ve İran’dan getirdiği paramiliter ve danışman adı altında üst rütbeli subaylar da dahil Devrim Muhafızlarından’dan buraya yığdığı çok miktarda askeri unsuru var. Buna Irak merkezi hükümetinin de desteği ile, yine İran’ın oluşturduğu, DEAŞ’ın Şii versiyonu olan Haşd-i Şabi’yi de eklemek lazım. Bu İran için çok trajik ve ibret verici bir durumdur. İslam devrimi ve islami devlet yaygarası ile ortaya çıkan ama daha ilk ciddi sınav olan 1982’de Baba Esad’ın katilleri eliyle Hama’da kırk bine yakın insanın şehid edilmesinde de, koca bir şehrin yerle bir edilmesinde de, bugün de tarihin gördüğü en vahşi, en barbar, en insanlık dışı bu savaşda da utanç verici bir şekilde tavırlarını ve saflarını mazlumlardan, masumlardan yana değil, Esad şeytanı ve onun kaatilleri safında yer almak şeklinde seçmişlerdir.
Bu adında İslam olan bir devletin yapabileceği en rezil, en pespaye seçim olabilirdi, onlarda bu rezilliği, pespayeliği tercih ettiler. Bu da İran’ın İslam diye asla bir derdinin olmadığının son trajik örneğidir. Bundan başka, farklı gruplar halinde farklı ideolojik çatı altında toplanan Arap unsurlar var. Ve Amerikan beslemesi, Amerika’nın bot’undan üniformasına kadar donattığı, silahlarını verdiği, eğittiği, çoğunluğunu Türkiye, İran ve Irak Kürt’lerinin oluşturduğu, Marxist, Stalinist PYD ve onun silahlı unsurları YPG var. Bir de haliyle bizim destek verdiğimiz, gerçek Suriye’lilerin oluşturduğu gerçek Suriye muhalefetinin direniş ordusu olan Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) var. Hepsinden ayrı, önceki sorunuzda izah ettiğim DEAŞ diye yine batılıların beslediği, silahlarını verdiği, batılılar için çok kullanışlı olan, maymuncuk misali her kapıyı açtıkları bir örgüt var. Haliyle leş kokusu almış çakal sürüsü gibi her karışıklıkta bölgeye üşüşen Almanya, İngiltere, Fransa, Avustralya, Danimarka, İtalya vs gibi Koalisyon güçleri adı altında batılı mezar soyguncuları var. Bu manzaradan da anlaşılacağı gibi kimin kimle ne hesabı varsa bu hesabı Suriye’de görme derdinde. Bu anlamda tarihin her devrinde olduğu gibi elinde müslüman kanı olan herkes, hepsi bu bölgeye üşüşmüş vaziyette.
Bir tarafta Türkiye, Rusya ve İran’ın iniyasitifi ile başlatılan bir barış süreci var, bir tarafta da barış görüşmelerinde dışarıda bırakılan bir Amerika var. Tüm bunları nasıl okumalıyız peki?
Özbayrak; Suriye savaşı, Suriye diye bir şey bırakmadı geride. Türkiyenin bu savaşın başından beri tavrı nettir ve bu yangın en çok bizi etkilediği için, bu yangının acilen södürülmesi gerektiğini söyleyip duruyoruz Buradaki diğer başlıca belirleyi güç olan Rusya ve İran yangın’ın kendilerine de sıçrama riskinin bugün dünkünden daha fazla olduğunu nihayet anlayabilmiş olmalarıdır. Ayrıca Rusya öyle görünüyor ki taa çarlık Rusya’sından beri hayal ettiği sıcak denizlere inme rüyasını Suriye’de hem bir deniz üssü’nü, hem de bir hava üssü’nü garantileyerek kendini daha güvenlikte hissetmeye başladı. Bu nedenle ya bu yangının tümüyle kontrol altına alınması yada gidişata göre söndürülmesi gerektiğini nihayet farkedebildiler. Bu savaş, tarihin kaydettiği en kirli, en ahlaksız en vahşi savaşların herhalde başında gelmektedir ve burada yok edilen bizim insanımızdır, bizim tarihimizdir, bizim mirasımızdır. Heba olan hayatlar bizim insanımızın hayatlarıdır. Biz fiilen dört yüz yıl bu bölgeleri yönetmiş, kültürel ve dini olarak da bu yöre insanlarıyla 1000 yıllık bir kader birliğimiz vardır. O yüzden burdaki acıyı bizim kadar yüreğinde hisseden başka bir ülke yoktur bu coğrafyada.
En son Halep’de yaşananlar, Esad ve İran’nın kontrolündeki kaatillerin ne kadar bu coğrafyadan kopuk ve bu coğrafya insanlarına ne kadar düşman olduklarının son ispatı oldular. Barış görüşmeleri böyle bir atmosferde, biraz da Rusya’nın Doğu Avrupa’da ve Baltık denizinde Amerika ve Avrupa tarafından sıkıştırılmaya başlanması ile, zaten çok pahalı olan Suriye hareketi ve İran’ın güvenilmez tavırları, bu savaşın bir şekilde kontrol altına alınmasını zorunlu kılan sebepler olarak karşımıza çıkıyor. İran ise 2500 yıllık kadim tarihlerinden aldıkları dersle, Amerika tarafından estirilen bu bahar rüzgarının aniden kış fırtınasına dönüşebileceği havasını kokladıkları için, ister istemez Şii Hilali sevdalarına şimdilik bir mola vermek ihtiyacı hissetmesi önemli bir faktördür. Nitekim, Amerika’da İranı kollayan Obama yönetiminin devamı olacak Bayan Clinton seçimi kaybedince, bu bahar rüzgarları aniden kesildi. Yeni yönetim İran’ı tekrar daha önceki yerine, yani Amerika’nın düşmanı, terör destekçisi ülkeler kategorisine itekleyiverdi. Dolayısıyla Suriye’de baş aktör konumundaki Rusya ve İran bu yangının sönmesinin kendi çıkarları için de uygun olacağına ikna oldular. Zaten Esad Rusya ve İran’ın kuklasıdır, onların hilafına bir şey söyleme gücü ve cesareti yoktur. Türkiye’nin ise geçen yıla göre eli daha güçlüdür. Fırat Kalkanı operasyonu ile fiilen sahadadır ve neler yapabileceğini dosta düşmana hissettirmiştir. O yüzden Rusya ve İran Türkiye’yi dinleme zorunluluğu hissetmişlerdir. Barış iniyasitifi kanaatımca bu atmosferde koratıldı. Amerika ise ayrı bir sevda’nın peşinde. Daha önceki sorularınızda izah ettiğim gibi bu savaş Amerika’nın kendi savaşı değildir. Nasıl bu savaşın başlamasına onlar karar vermedilerse, bitimine de onlar karar veremezler. Bu savaş’a Pentagon, Dış İşleri ve Beyaz Saray’daki çete üyeleri karar verdiler, İsrail adına mıntıka temizliğine soyundular ancak Clinton’ın seçim kaybetmesi bu çete’yi biraz sarsmış görünüyor.
Savaşın seyri bu kurumlara yuvalanmış olan bu çete mensuplarının güçlerini hangi oranda muhafaza edeceklerine bağlıdır. Eğer bu çete mensupları güçlerini Obama dönemindeki gibi koruyup hala önemli koltukları işgal etmeye devam ederlerse, bu savaşın bitmesi uzun yıllar alabilir. Yok eğer, yeni yönetim bu çeteyi bu koltuklardan uzaklaştırıp, onların Amerika’ya dayattığı bu politikalarda radikal değişikliklere giderlerse, savaş sürpriz şekilde son bulabilir. Bu, tamamen İsrail’in Amerikanın yeni yönetimini hangi ölçüde ikna edeceğine bağlı bir durum. Dolayısıyla Astana görüşmelerine Amerika’nın eski yönetiminin davet edilmemesi, tamamen bu çete ile ilgilidir. Yoksa Amerika hala, maalesef, bu coğrafyada da başka coğrafyalarda da belirleyici en önemli faktörlerden biridir.
Daha konuşacak çok konumuz, soracak çok sorumuz var ama şimdilik burada bir teneffüs alalım ve diğer sorularımızı başka bir sohbetimize ayıralım
Özbayrak; Ben teşekkür ediyorum. Her zaman, ne zaman isterseniz, konuşur hasbihal ederiz.












