
Hatırlayın, Türkiye bir dönem ikinci ve üçüncü Cumhuriyet ana başlıklarıyla köklü yapısal meseleler tartıştı.“İkinci Cumhuriyet, Türkiye siyasi tarihinde mevcut anayasal düzenin veya devlet yapısının köklü bir şekilde değiştirilerek yeni bir demokratik sistemin kurulması fikrini ifade eden siyasi bir kavramdır.”“Türkiye’de "Üçüncü Cumhuriyet", siyaset bilimciler, hukukçular ve siyasetçiler tarafından Türkiye’nin geçirdiği büyük rejim, sistem ve anayasa değişikliklerini dönemlere ayırmak için kullanılan analitik ve siyasi bir kavramdır.”Daha çok liberallerin başını çektiği bu tartışmalarda sosyal demokratlar ve muhafazakarlar da aktifti. Seviyeli tartışmalarla Türkiye’nin dününü ve geldiği noktayı merkeze alıp, daha özgürlükçü bir çıkışa nasıl ulaşılırı bulmaya çalışırlardı. Bugün geldiğimiz noktada günübirlik kısır siyasi çekişmeleri bile kendi fikirlerinden çok, önlerine konulan şablonların dışına çıkmadan konuşan insanların, bütün TV kanallarında boy gösterdiği bir sığlıkla karşı karşıyayız.Bırakın ülkenin geldiği noktayı yapısal olarak çözümlemeyi, günü birlik basit sorunları bile başarı gibi sunmaya çalışanlarla, sıradan başarıları bile sırf eleştirmek için saçmalayanlar arasındaki çekişmeleri hepimiz görüyoruz. Üstelik bunu seviye zanneden “gazeteci-yazar, araştırmacı, hukukçu, doçent, profesör...vb.” insanların konuşmalarına kalmış durumda ülkenin görünen yüzü.Şimdi başa dönüp; birinci, ikinci ve üçüncü Cumhuriyetayrımı üzerinden gelinen son hali ele alıp, bir rejim ve hukuk tartışması yapmalıyız. Sadece siyaset gündeminde olanların bile rejimin işleyişi hakkında ciddi sorunların olduğunu gösterdiği şu günlerde neden ciddi tartışmalar yapılamıyor sorusunun da acilen gündeme getirilmesi gerekli değil mi?Ben, Cumhuriyet evet, ama hangi Cumhuriyet demiyorum. Sadece, “Cumhur hani nerede” diyorum. Bugünkü siyasi işleyiş Cumhuriyetin ilk yıllarına o kadar benzedi ki tekrar ikinci Cumhuriyet tartışmalarına dönmek bile ciddi bir adım olur. Oysa bizim şimdi tam da Anayasa çalışmaları gündemdeyken 1961 Anayasası üzerinden kişi hak ve özgürlüklerini tartışıyor olmamız lazım. Ya da Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin yol açtığı sorunlar üzerinden Cumhuriyetin geldiği son noktayı konuşmamız gerekirken, kimin nasıl aday olamayacağını ya da oldurulmayacağını konuşmaktan öte geçmeyen bir sığlığın içinde debeleniyoruz.Benim önerim: İlk olarak 1920-1950 arası siyasi dönem okuması yapıp,bugünün siyasi görünümü ile karşılaştırılması. Buna paralel olarak da 1921, 1924 Anayasaları ile bugünkü Anayasa çalışmalarının karşılaştırılması. Bu aşamadan sonra1961 Anayasası ve meclis yapısının tartışılması. Sonra da 1980 Anayasası ve kısıtlayıcı yönleri ve bunun neden hâlâ aşılamadığının incelenmesi. Ve son olarak da ülkemizde hukukun neden bir türlü işletilemediğinin incelenmesi. Bu konularda farklı görüşlerden insanlar farklı farklı çalışmalar yapmışlar. Yayımlanmış çokça eser de var. Ancak açık bir tartışmanın çok katılımlı olarak yapılması bir çok açıdan daha verimli olacaktır. Kaldı ki Hukukun tartışılması kesintisiz devamlılık ister, hem yenilenmeler için hem de zamanın ortaya çıkardığı sorunlu noktaların yeniden ele alınması için. Velhasıl, dinamizmini kaybeden her düşünce dogmaya dönüşür, dogmalar cehalet üretir ve bütün çatışmalar cehaletten beslenir. Rejimler ise canlılığını yitirdikçe dogmalardan beslenen bağnaz taraftarlar üretir. Bugünkü kısırlığın beslenme kaynağı da bu değil mi?








