
Nilüfer Göle, Modern Mahrem kitabıyla kamusal alanda modern ile mahremin hesaplaşmasına dikkat çekmişti. Yıl 1992… Kitap yayımlandığında başörtüsü üzerinden yürüyen tartışmalar hâlâ devam ediyordu. Kurucu iktidarın varisleri olduğunu düşünen ve erki elinde bulunduran odaklar, kamusal alanda modernlik/çağdaşlık ısrarı üzerinden yasaklar getiriyordu. Kurtuluş mücadelesinin çileli Anadolu analarının torunları ise kıyafetleri üzerinden yargılanıyor, dışlanıyor ve dayatmalara maruz bırakılıyordu. Kitabı Google’a sorduğumuzda şu değerlendirmeyle karşılaşıyoruz: Türk modernleşmesini mahremiyet, kadın-erkek ilişkileri ve örtünme üzerinden inceleyen öncü bir sosyolojik çalışmadır. Batılılaşma süreciyle İslam’ın kamusal alandaki yeri, şehirleşme ve bireyselleşme ekseninde “mahrem”in nasıl dönüştüğünü ve gelenek ile modernlik arasında sıkışan yeni kimlikleri analiz eder. Kitap 200 sayfa. Bunu niçin söyledim? Hafızamda 70-80 sayfa olarak kalmış. Demek ki o zaman ne kadar hızlı ve nefes nefese okumuşsam, sayfa sayısı azmış gibi düşünmüşüm. Kitap; içerik, bakış açısı ve sosyolojik değerlendirme açısından yakın tarihin ciddi bir okumasıdır. Prof. Dr. Nilüfer Göle o dönem Boğaziçi Üniversitesi’ndeydi. Sanırım daha sonra Paris’e yerleşti ve orada akademik çalışmalarına devam ediyor. Türkiye’nin sosyoloji tarihinde önemli bir isimdir. Yakın zamanda sosyal medyada bir sokak röportajında sosyal çürümeyi anlatan, “pazardan eve dönen abla görünümlü” akademisyen Dr. Zeliha Bürtek, katıldığı bir televizyon programında sosyal çürümenin arka planında mahremiyetin kaybedilişinin olduğunu söylemişti.Siverek ve Kahramanmaraş’ta yaşanan facialar bana bu iki ismi ve mahremiyet üzerinden yaptıkları tespitleri hatırlattı.Kurucu iktidarla başlayan kamusal alanda modernlik/çağdaşlık ısrarı bir toplumsal dönüşüm projesiydi; ancak istenildiği gibi sonuçlanmadı. Bu ısrar, devletine yabancılaşan bir çoğunluk oluşturdu. Uzun vadede bu yabancılaşma ülkede yaşanacak olan birçok olayın arka planını oluşturdu. Modernliğin mahrem ile yaşadığı krizden geriye melez, çarpık, gelenekten kopuk, kimlik bunalımı yaşayan ve popüler savrulmalar içinde kalan bir nesil ortaya çıktı. Bu nesil, bugünün ebeveynleri oldu. Mahremiyeti tek taraflı bir tanımlamayla “geri çekilme” ve “sakınma” olarak ele alıp sınırlamak doğru değildir; en azından dar bir yaklaşımdır. Mahremiyet; bir duruş, bir mesafe bildirimi, bir saygı sınırı, bir varlık ve aidiyet tanımlaması ve en önemlisi bir bilinçtir. Bunu törpülemeye kalkıp (velilerin öğretmenlere karşı kurduğu cümlelerin çoğunda geçen) “medeni cesaret”, “özgür birey”, “kendi kararlarını almak”, “bireysel tercih” gibi üst başlıklarla; varlığından habersiz, ortak yaşam bilincinden uzak, kendine saygısını yitirmiş ve medya üzerinden sürekli değişen popüler tanımlamalara mahkûm, kimliksiz bir toplumsal çoğunluk oluşturulursa —ki büyük ölçüde oluşturuldu— her gün yeni bir sorunun ortaya çıkması kaçınılmaz olur. Nasrettin Hoca’nın “bindiği dalı kesmek” fıkrasında anlattığı sürecin sonunda buraya gelindi. El birliğiyle aşındırdığımız, törpülediğimiz ve sonunda hayatın dışına ittiğimiz her değer, bugün yaşadığımız sorunların zeminini hazırladı. Kendi toplumuna modernlik adı altında yaşam biçimi dayatanlar ne kadar sorumluysa, toplumun değerlerini siyasi çıkarlarına alet edip sonra da yanlışlarına kılıf yapanlar da o kadar sorumludur. Elbette her biri ayrı ayrı ele alınması gereken birçok faktörvar: Mahremiyetin dönüşümü, Dijitalleşme ve sosyal medya, Ekonomik stres, Eğitim ve değer aktarımı gibi. Bunları göz ardı etmeden sonuç olarak şunu söyleyebilirim: Utanma duygusu tek başına bilinçli bir toplum oluşturabilir; yokluğu ise tek başına bir toplumu çöküşe sürükleyebilir. Abarttığımı düşünmeyin.Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:“İnsanlık, ilk günden beri bütün peygamberlerin üzerinde ittifak ettikleri bir sözü bilir: Şayet utanmıyorsan, dilediğini yap!”(Buhârî, Edeb, 78)








