Zemin kaydı, deprem yerle bir etti üzerine bastığımız yeryüzünü. Yürüdüğümüz yol yol değil. Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yolu biz açmadık. Kınanmış ne varsa üzerimize kokusu sindi. Masum değiliz hiçbirimiz. İşe gitmemek için rapor alan çalışanla raporu veren arasındaki suç ortaklığı, artık suçlanamayacak kadar sıradanlaştı. Belki de o gün başladı bozulma. Komşusunun ağacında gölgelenen Ali Amca’nın helallik aldığı İrfan, böyle böyle kayboldu. Süte su katmak en büyük günahtı. Kimse ötesini hayal edemezdi. Tüyü bitmemiş masumlar yakasına yapışırdı yoksa.
Ne yetim hakkı kaldı ne de komşu hakkı. Doymayanlar sardı her bir yanı. Üstelik açlar ülkesi değildik. Komşumuzu aç bırakmamaktan sorumluyduk. Alnımız, onurumuzun terazisiydi. Apak ya da apaçık olması içindi yarışımız. Hayırda yarışmakla emrolunduğumuzun bilincindeydik. Peygamber (s.a.v.) aramızda yaşıyormuşçasına gururluyduk. Hatta gururun kibirden mülhem oluşundan rahatsızdık. Parayla pek işimiz yoktu. Yeteri kadarı yetiyordu. Kanaat, ahiretle aramızdaki en güçlü bağlardandı. Neydi ki dünya malı? Altı üstü üç günlüktü yaşam serüveni. Değil mi ki Rabbimiz, ahiretin asıl varılacak yurt olduğunu söylüyordu. Gözümüz ne görebilirdi ki başka? Kim aldatabilirdi bizi?
Tabii ki dünya!
Hem de “Dünya hayatı sizi aldatmasın.” ilahi ikazına rağmen!
Önce para, sonra konfor, sonra daha fazlası... Hep daha fazlası. Hedef kaydı. Artık ne pahasına olursa olsun daha fazlasını istemeye başladık. Bir türlü doymadı gözümüz. Tok gözlülük de neydi ki? Açgözlü olmayı öğrendik. Herkes önünden yerdi ya hani, artık birbirimizin önündekine göz dikme devri başlamıştı. Diğerkâmlık, feragat, kardeşlik; dil alışkanlığına, kelimelere dönüştü.
Ahiretin yerini dünya, kanaatin yerini hırs aldı. Derken tüm dünyaya kapılarımızı açtık. İşte ne olduysa ondan sonra oldu. Meğer ne kocamanmış dünya! Hem kocaman hem küçücük. Uzak değilmiş hiçbir yer ve hiçbir şey. Her şeyimiz olmalıymış. Yatımız, katımız, mülkümüz, toprağımız... Buradaki yerimiz iki karış toprak, mülkümüz iki metre kumaşken artık on, yüz, bin, milyon... Sayıların sayamayacağı liralarımız, kasalarımız, mülklerimiz, tapularımız vardı artık.
Nasıl mı?
Fark eder mi?
Olsun da nasıl olursa olsuna dayandı iş: Çal, çırp, bul bir yolunu, kazan! Gerisi “masal” olmuştu artık.
Hasır izi yüzüne çıkan Peygamber (s.a.v.), bütün malını infak eden Hz. Ebû Bekir (r.a.), Hz. Ömer kıssaları ve daha niceleri artık dinleyip duygulanıp tekrar rafa kaldırılan hikâyelere dönüşmüştü.
Hepimizin bildiği, kuşun kanadını kıran derviş kıssası var ya hani:
Yaralı bir kuş, Hz. Süleyman’a gelerek kanadını bir dervişin kırdığını söyler ve şikâyetçi olur.
“Efendim, sakın kolunu kırdırmayın. Çünkü kolu iyileşince yine aynı şeyi yapar. Siz en iyisi onun üzerindeki derviş hırkasını çıkartın; çıkartın ki benim gibi masumlar bir daha aldanmasın.”
Velhasıl, kıssadan mülhem diyorum ki:
ÇIKARIN DERVİŞ HIRKALARINIZI!
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz!