
Ayrıntı: Öncelikle Anayasa değişikliği ile ülkemizin ne gibi kazanımlar sağlamasını bekliyorsunuz, onu sormak istiyoruz size.
Prof. Özbayrak: Bu soruyu cevaplayabilmek için önce mevcut sistem’de Türkiye’nin ne kaybettiğine bakmak lazım. Mevcut sistem biliyorsunuz askeri bir darbe sonucunda hazırlanmış bir anayasa ile şekillenmiş ve sınırları çizilmiş bir sistemdir. Mevcut anayasayı hazırlatan askeri cunta tabiri caizse sivil yönetimleri başıboş bırakırsanız ya ülkeyi batırır yada kafalarında ki tek doğru olan militokrasi diyeceğim askeri disiplin içindeki sözde demokrasi trenini ray’dan çıkarır düşüncesiyle, kendilerince sistem’e çeşitli emniyet subabları koymuşlardı. Bu subabları da seçilmişlere değil atanmışlara emanet etmişlerdi ki, seçilmişler yoldan çıkarsa bu subablar devreye girsin ve tasarladıkları bu sistem sorunsuz çalışsın. Ancak bu sistem çok problemli bir sistemdir ve hiç bir zaman sağlıklı bir şekilde çalışmamıştır. Mevcut sistem problem ve kriz üretmeye müsait bir sistemdir ve nitekim ülkenin enerjisi, sistemin ürettiği bu kriz ve problemlerle uğraşılarak heba edilmektedir. Çok gerilere gitmeye gerek yok, son 10-15 yılda olanlar bile bize mevcut sistemin ne kadar sıkıntılı ve kriz üretmeye müsait olduğunu ikna etmeye fazlasıyla yeter. 2007 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında emekli bir savcı çıkıyor ve hiç bir hukuki dayanağı olmayan, sadece kendi ideolojik anlayışı çercevesinde tabiri caizse bir 367 fetvası veriyor ve sistem allak bullak oluyor. Kim bu adam, emekli bir savcı, ee ne olmuş, bu ülkede binlerce emekli savcı var, bu savcının ne dediğinin ne kıymeti var da sistemi tıkayabiliyor? Burada hikmet savcı da değil, problem, sistemin bu tür saçma sapan fetvalardan bile etkilenecek kadar kırılgan olmasında ve kriz üretmeye müsait olmasındadır. Aynı şekilde 2007 Nisan ayında Genelkurmay Başkanlığının internet sitesine konan yine saçma diyeceğim bildiri ile bir anda ülkenin gündeminin değiştirilebildiği, atanmışların seçilmişleri tabiri caizse hizaya sokma işgüzarlığına soyunmasıdır. Netice de atanmış bir askeri bürokrat olan birisi nereden cesaret alıp da bir bildiri ile sistemi alt üst edebilmektedir? Bunun gibi, 2008 yılında %47 ile sekiz ay önce ezici bir üstünlükle iktidar olan hükümet partisine, üstelik tamamen uyduruk ve sahte gerekçelerle, kapatma davası açma cesaretini nereden alıyor bir savcı? Yine 17/25 Aralık 2013’de bir grup savcı, şimdi çok daha iyi ve net olarak anladığımız, siyasi iktidar’a nasıl oluyor da tuzak kurup sistemi allak bullak edebiliyor? En nihayet 15 Temmuz 2016’da koca koca generaller ve albaylar, kimin hesabına çalıştığını şimdi çok daha iyi bildiğimiz uluslararası bir çetenin emiri pozisyonundaki megaloman bir manyağın emriyle bu ülkeye nasıl ihanet ettiklerini, bu ülkeye nasıl bir kötülük ettiklerini hep beraber görmedikmi? Bu olayla sistem arasında ne ilgi var diye sorabilirsiniz. Eğer bu sistem, askeri darbeleri maalesef bir gelenek haline getiren mümbit bir ortam sunmasa, bu tür teşebbüsler en azından bu sistemin kurucu babalarının mirasçıları konumundaki siyasi ve bürokrasi çevrelerinden teşvik ve cesaret görmese, kim cesaret edebilir böyle bir çılgınlığa? Demem o ki, mevcut sistem bu tür arızalar çıkarmaya son derece müsaitdir. Sistemi kuran siyasi ve bürokratik çevrelerin sistemi korumak amaçlı oluşturduğu tüm subablar aslında sistemi seçilmişlere emanet etmemek için oluşturulmuş kriz üretim merkezleridir. Böyle bir sistemde ülke ne uzar ne kısalır, krizler ve problemlerle enerjisini tüketir bitirir. Böyle bir sistemle dünyaya söyleyecek bir şeyiniz olamaz, bir medeniyet iddianiz olamaz. Yarı sömürge şekilde, hurdaya çıkarılmış teknolojilerle idare eden, bırakın dışarıda saygın bir ülke olmayı, içeride kendi halkınızın bile saygı duymadığı, güvenliği ve toprak bütünlüğü başkalarının insafına bırakılmış bir muz cumhuriyeti olarak yaşarsınız.
Yeni sistemin getireceği en büyük yenilik budur. Yeni sistemle Türkiye bu prangalarından kurtulacaktır. Sıradan emekli bir savcı’nın sayıklaması ile sistem’in ateşi yükselmiyecektir veya genelkurmay başkanlığının internet sayfasına kimse bildiri koyma cesaretini bulamayacaktır. Koyduğu taktirde de hak ettiğini anında görecektir. Dolayısıyla sistem, sayın Cumhurbaşkanımızın defaatle söylediği bürokratik oligarşi kanserli hücrelerinden kurtulacak, ilk defa egemenlik gerçekten halk’ın iradesine geçecektir. Danıştay, Sayıştay ve Yargıtay’ın siyasi iktidarları çalışamaz hale getirdiği yılları ne çabuk unuttuk? Bu kişisel bir mesele değildir. Bu kurumlardaki koltukları işgal eden bürokratlar birey olarak muhterem insanlar olabilir ama sistemik bir problemi muhterem insanların iyi niyeti ile çözemezsiniz. O problemleri üreten yapıyı yok edip yerine işleyen bir mekanizma kurmadıkça bu böyle devam edecektir. Bu yeni sistem tam da bunu çözmek üzere tasarlanmıştır.
Ayrıntı: - Muhalefet, Yeni sistemin tek adamlık olduğu iddiasında bulunuyor. Sizce, bu iddia ne kadar doğru?
Prof. Özbayrak: Muhalefet sadece tek adam sistemi demiyor, bir çok, tabiri caizse, ipe sapa gelmez iddialar dillendiriyor. Getirilen 18 maddeyi okudunuzmu? Ben okudum, hem de defalarca okudum, nerede, hangi maddede bu tek adamlık yetkisi veriliyor diye tekrar tekrar okudum, doğrusu herhalde benim tahsilim bunu anlamaya yetmiyor ki, bir türlü bu maddeleri göremedim. En çok dillendirdikleri konu, Cumhurbaşkanlığı kararnameleri yayınlama yetkisi. Tamam, ama bu kararnameler anayasa ile güvence altına alınan temel özgürlükler konusunda olamaz. Dahası, kanunla düzenlenen konularda da olamaz. Ayrıca Cumhurbaşkanının kararname çıkardığı konuda eğer parlemento daha sonra kanun çıkarırsa, kanun geçerli olmakta, kararnamenin hükmü kalkmakta. Cumhurbaşkanı olağanüstü hal ilan edebiliyor deniyor, evet ama bu Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunuluyor, meclis bunu reddederse, bu olağanüstü hal ilanı geçerli olmuyor. Anayasa Mahkemesine 12 üye atayacak deniyor, evet ama şu andaki sistemde 14 üye atayabiliyor. Askeri Mahkemeler bu anayasa değişikliği ile ortadan kaldırıldığı için, Askeri mahkemelerin Anayasa Mahkemesine verdiği üyeler de otomatikman düşüyor. Cumhurbaşkanı meclis’i feshedebiliyor deniyor. Doğru ama bu tek taraflı bir fesih değil. Şu anda tek taraflı feshedebiliyor. Yeni sistemde meclis fesh edildiği zaman Cumhurbaşkanlığı seçimi de yenilenmek zorunda. Şimdi bu durumda hangisi daha demokratik? Burda CHP ve avanesinin oluşturmaya çalıştırdığı şey, puslu havada kimleri bu temelsiz iddia ve yalanlarla Hayır cephesine devşirebiliriz cambazlığından başka bir şey değildir. Cumhurbaşkanı mevcut sistemte hiç bir şekilde sorumlu tutulmamakta. Sadece vatan’a ihanet konusunda sorumlu tutulup yargılanabilmektedir. Bizim mevcut ceza hukukumuzda vatan’a ihanet konusunda herhangi bir düzenleme varmı? Yani, vatan’a ihanet hukuki olarak nasıl tanımlanmışmıdır, sınırları nedir, nerde başlar nerde biter? Ben söyliyeyim, böyle hukuki bir tanım mevcut değildir. 1921 Anayasasında Vatana İhanet diye bir suç vardı ve ceza kanununda bu ayrıntılı olarak tanımlanmıştı, ama bu o günkü olağanüstü şartlarda hazırlanmış bir tanımlamaydı ve daha çok askeri bir tanımdı. Yanlış hatırlamıyorsam eski ceza kanununda 146. Madde benzer bir tanımlama getiriyordu, buda bildiğim kadar 2005’de yürürlükten kaldırıldı. Yani bizim ceza kanunumuzda böyle bir tanımlama söz konusu değildir. Bunun anlamı, siz Cumhurbaşkanını mevcut sistemde hiç bir ahval ve şart altında yargılayamazsınız. Ayrıca, Cumhurbaşkanları kullanmıyor diye, yok sayamayız ama mevcut sistem Cumhurbaşkanına inanılmaz yetkiler vermektedir. Sorumsuz bir cumhurbaşkanlığına bu kadar yetki demokratik sistemin ruhuna aykırıdır. Eğer tek adamlıktan söz edeceksek mevcut sistemin zemini buna daha fazla müsaittir. Demokratik bir sistemde yetki varsa, hesap verebilirlilik de vardır. Şu anda cumhurbaşkanının bir çok yetkisi vardır ama hiç bir hesap vermek zorunda değildir. Bu mu muhalefetin savunduğu, iyi dediği demokratik sistem. Getirilmek istenen sistemde Cumhurbaşkanını yargılama mekanizması kurulmuştur ve ben yargılanabilen bir Tek Adamı ne gördüm, nede duydum ne de yeryüzünde bir örneğini bir metinde okudum. Muhalefet insanların aklıyla alay etmekte, açıkça iftira etmektedir.
Ayrıntı: Yeni sistem eyalet sistemini de beraberinde getirecek mi?
Bu da başka bir kafa karıştırma operasyonu. Söylermisiniz 18 madde içinde, hangi madde ile böyle bir yetki veriliyor cumhurbaşkanına? Biz ülkemizin idari yapısını değiştirmiyoruz. İdare biçimini değiştiriyoruz, yani yapılan değişiklik bir metodolojik bir değişim. Yani, siz yemeğinizi sol elinizle yiyorsanız, mesela, bunun verimli olmadığını, bu tür bir yemek yeme metodunun sizin yemeği üstünüze başınıza dökme riski taşığıdığını, dolayısıyla böyle bir riskin ortadan kaldırılması için daha iyi kullanabileceğiniz sağ elinizle bu yemeği yerseniz bu tür kazalara uğrama riskinin minimize edileceğini, daha verimli ve sağlıklı bir yemek yeme biçimi olacağını söylüyoruz. Burda kimse yemek yemekten alıkonmuyor, yemek de değişmiyor vs. Bu değişim ülkenin coğrafi sınırları, idari yapısı vs ile ilgili değildir. Bırakın bir il ihdas etmeyi, bir köy veya kasaba dahi hukuki olarak tanımlanmadığı sürece yok hükmündeyken siz kanunla düzenlenmesi gereken bir alan olan bir yetkiyi kararname ile nasıl kullanıp da eyalet sistemine geçeceksiniz? Kırıkkale ne zaman il oldu? 1989’da değilmi? O tarihten önce Kırıkkale diye bir il varmıydı? Yoktu. Kırıkkale nasıl il oldu peki? Kanuni bir düzenleme ile. O kanun parlementoda kabul edilmeseydi, Kırıkkale nasıl il olacaktı? Aynı şekilde bir ilin ihdası bile kanuni bir düzenlemeyi gerektiriyorsa, eyaletleri nasıl oluşturacaksınız? Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile mi? Cumhurbaşkanına yeni sistemde de böyle bir yetki verilmiyor. Bu tamamen kara propagandadır.
Ayrıntı: Avrupa da referanduma karşı yoğun bir çalışma var. Avrupa neden hayır istiyor?
Prof. Özbayrak : Maalesef bizim tarihimizin en az bilinen kısmı yakın tarihimizdir. Türkiye Cumhuriyeti kurulurken kurucu elitler ve askeri bürokrasinin yeni cumhuriyetin ne olacağı veya ne olmayacağı konusunda, özelde o günkü süper güç olan İngilizlere, genelde Batıya ne tür sözler verdiği çok önemli derecede karartmaya uğratılmıştır. Lozan’da Misaki Milli sınırları konusunda neden ısrar edilmediği, güney eyaletlerimizin, bugünkü Suriyenin kuzey kesimleri, bugünkü Kuzey Irakta ki Musul, Kerkük, Süleymaniye, ve Erbil’in terk edilmesinin açıklamaları çok da tatmin edici değildir. Biz Sevr’i yırttık attık diye övünüyoruz ama Sevr fiilen Lozan’ın içine zaten yedirilmişti ve dediğim gibi güney eyaletlerimizi, Hatay’ı, Batum’u bizden koparmıştı. Savaş yorgunu olan sadece biz değildik. İngilizler de savaş yorgunu idi ve İngilizler planladıklarından çok daha fazlasını zaten elde etmişlerdi. Bizi biz yapan tüm değerlerden uzaklaşmamız, tabiri caizse 10 yıl gibi kısa bir süre içinde bir metaformaza uğrayıp bambaşka bir kimliğe bürünüp, bizi biz yapan tüm değerleri neredeyse elimizin tersiyle itip bambaşka bir kimliğe bürünme gayretini “köhne bir imparatorluktan modern bir ulus devlete geçme” gayretleri olarak açıklamak çok yetersiz kalmaktadır. Bizimki modern bir ulus devlete geçmek için radikal dönüşümlerin ötesinde bir şeydir. Bu bahsi şunun için açtım: Cumhuriyet kurulurken ve sonrasında yapılan dönüşümler ve devletin kuruluş felsefesi ile bizim tarihteki yerimizin batılı güçlerin çizmiş olduğu sınırların içinde kalmaya özen gösteren, iddiasız, tarih yapıcı bir millet vasfından uzak, hafızası formatlanıp sıfırlanmış, tabiri caizse tarihte tatile çıkmış bir ülke olduk. Ama bunu bile yetersiz ve kalitesiz adamların elinde tam bir kıyıma ve zorbalığa dökerek yaptık ve zaten çok sınırlı olan insan kaynağımızı da kendi ellerimizle neredeyse sıfırladık. Belki de bir program çerçevesinde yapıldı bütün bunlar, sıfırdan yeni bir nesil yetiştirmek için. Onuncu yıl marşının sözlerini hatırlarsanız ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. Yani tüm hamaset ve amansız propaganda söylemlerine rağmen batının çok sıkı markajı altında geçirdik bu 80 yılı. Ekonomik olarak, siyasi olarak, askeri olarak, kültürel olarak tümüyle batılı kurumların sıkı markajı altında, kuşatması altında geçirdik bu 80 yılı ve tabiri caizse tarihte yavaş bir ölüme terkedildik. Ama bu son 10 yılda AK Parti iktidarı ile birden herşey hızla değişmeye başladı. Bu vesayet, bu kuşatılmışlık, bu tarihte ölüme terkedilme ciddi olarak sorgulanmaya sonra da kırılmaya başlandı. Türkiye tabiri caizse küllerinden doğmaya, kendini kuşatan demir dağı eritmeye başladı. Ama bütün bunlar kolay olmuyor. Hafızası silinmiş, kolu kanadı kırılmış, dostları ve düşmanları birbirine karışmış, nesli büyük ölçüde zehirlenip dumura uğratılmış, varoluş kod’ları tahrip edilmiş bir ülkeye dönüştürülmüş bu ülke. Ama bu millet tüm bunlara rağmen fabrika ayarlarına hızlı bir dönüş gayreti içindedir. Bunu hamaset olsun diye söylemiyorum, her ne kadar böyle bir hafıza silinme ameliyesine maruz kalmış olsak da, bu millet Allah’a hamdolsun, tarihte bir çok kez olduğu gibi yeniden ayağa kalkmaya başlamıştır. Varlığına kast eden tüm unsurları sorgulamaya başlamıştır. Kimse kaderinden kaçamaz. Bu milletin de kaderi bu ümmet’in cephe ülkesi olmasıdır. Bu yükü de doğrusu bizden başka da kimse kaldıramazdı. Son 200 yıldır özgüvenimizi yıkmak için hem içeriden hem de dışarıdan bize pompalanan “bu millet’ten bir şey olmaz”, “Türkler beceremez, yapamaz” propagandası ve bizden bir şey olabileceğinin ısrarla bize unutturulması batılı bir projedir. Bizim neler yapabileceğimizi tarihte defalarca tecrübe ettikleri için önce özgüvenimizi yıkmaları gerekiyordu ve maalesef bunda da büyük ölçüde başarılı olmuşlardır. Avrupa’nın Hayır kampayasının arkasında bizim zincirlerimizi tümüyle kırıp bu vesayet düzeninin tümüyle yok olması korkusudur. Türkiye’nin tekrar ayağa kalkmasıdır. Türkiye’nin tarih sahnesine, tarih yapıcı olarak tekrar dönmesidir. Mazlum milletlere örnek olmasıdır, katiller tarafından kurulan dünyadaki yağma düzeninin sorgulanmasının kapısını açması korkusudur. Batı’nın ahlaksızlığının, hırsızlığının, kan emici bir katil olduğunun, bütün zenginliğinin kaynağının köle ticaretinden, mazlumların bakir topraklarının ve tabii zenginliklerinin yağmalanması olduğunun, eşit şartlarda bir yarışı asla kabul etmeyen düzenbaz bir korkak olduğunun anlaşılmaya başlamasıdır Batı’nın korkusu. Batı medeniyeti denen şeyin, mazlumların kanından, göz yaşından, emeğinin sömürülmesiyle oluşturulduğunun anlaşılmaya başlamasıdır. Bu nedenle zincirlerinden kurtulmuş bir Türkiye, Batı’nın bu haliyle varlığına bir tehdittir ve Batı içimizdeki aymazlardan çok daha iyi okumaktadır bu durumu ve var gücüyle bu anayasa değişikliğinin aleyhinde çalışmaktadır.
Ayrıntı: Referandumda hayır çıkması terör örgütlerine ne gibi kazanımlar sağlar? Neden terör örgütleri hayır çıksın istiyor?
Prof. Özbayrak: Kendi içinde parçalı, birbirleriyle konuşamayan gruplardan oluşmuş bir Türkiye bizim felaketimiz olur. Bu coğrafya tarih boyu hep böyle hareketli, hep böyle çalkantılı olmuştur. Bugünkü hadiseler arizi, gelip geçici bir durum değildir. O yüzden bu bölgede önce ayakta kalabilmek için, sonra mazlumlara kol kanat gerebilmek için, daha sonra dünyaya söyliyecek bir sözünüzün olabilmesi için, önce içeride birlik olmak, diri olmak, düşmanlara korku, dostlara da güven verebilmek için olmazsa olmaz şarttır.
Terör örgütleri dediğiniz şeyler hiç bir zaman özellikle bir dış destek olmadan yaşaması mümkün olmayan örgütlerdir. Düşünün, yüzlerce, belki binlerce militanınızı, yedirecek, içirecek, giydirecek, barındıracak, tedavi ettirecek, eline silah ve mühimmat verecek, teçhizat verecek, eğitecek, ve eylem yaptırtacaksınız. Ve bunu gizli, saklı yapmak zorundasınız. Ayrıca, bir propaganda kanadınız olacak, iyi bilgisayar kullanan yetişmiş bir ekibiniz olacak, elektronik ve kimya bilgisi olan adamlarınız olacak, iyi askerlik bilgisi olan adamlarınız olacak, ideolojik döküman üretecek, adam devşirecek, vs..Yani son derece zahmetli, masraflı ve çok büyük bir organizasyon gerektiren bir iş. Bu kadar adamı bir araya getirip, böyle bir organizasyonu yapabilmek, beş-on tane beyni yıkanmış, belli klişe ideolojik jargonu ezberlemiş, ve belli bir ideolojinin kölesi olmuş, ham hayal peşinde koşan adamların harcı olan bir iş değil. O yüzden diyorum hangi örgüt olursa olsun, ister PKK, ister DEAŞ, ister DHKP-C, FETÖ, vs bunların tamamı, batılı istihbarat örgütlerinin kontrolunda besleme örgütlerdir. Herbirinin bir kullanım ömrü vardır, proje bazlı çalışırlar, hangi ülkenin kontrolündeyseler, o ülkenin bu bölgedeki hesabı bitinceye kadar o ülkenin hizmetinde olurlar. Bu örgütün yönetici pozisyonundaki çetenin, baronların projeyi hangi şartlarla aldığına bağlı olarak, yapılan eylemlere ideolojik bir elbise dikilir ve çoğu zaman dönen tezgahı hiç bir zaman anlayamayacak aşağıdaki militanlarca eylem yapılır, çoğu zaman da hayvanlar gibi telef olur gider bu hayatlar. Ne için yaşadığını, ne için öldüğünü bile anlamadan olur bütün bunlar. Onları sahaya süren bu savaş baronlarının da umurunda değildir bu telef olan hayatlar. Bu baronların bu tezgahlarının devamı için, hizmetinde oldukları ülkelerin de bu bölgedeki savaşları için bu pis ve iğrenç oyunun devam etmesi lazım. Burada dönen paranın miktarı akıllara ziyan miktardadır. Amerika, son bir kaç yıldır Avrupa Birliği de buna katıldı, buraya kayıt dışı, kirli işlerden kotarılmış, kıyamet gibi para yağdırmaktadır bu tezgahın devamı için. Bu tezgahın sorunsuz devamı, zayıf ve kendi içinde parçalanmış ülkelerin varlığı ile mümkündür. İç barışı sağlam, güçlü bir liderliği olan, iyi işleyen bir devlet mekanizması olan, ekonomisi ve kamu finansmanı sağlam, tarih bilinci iyi olan bir ülke, her zaman bu kurulan tezgahları bozma potansiyeli taşır. O nedenle, bu bölgede hesabı olan hiç bir ülke bu coğrafyada sağlam ve birlik içinde bir Türkiye istemezler. Ben diplomatik olmak zorunda değilim o yüzden lafımıda evirip çevirmeme de hiç gerek yok. Aynı pakt içinde yer aldığımız, Amerikasından, Almanyasına, Hollandasına, İngilteresine kadar bütün NATO ülkeleri, Rusya’da, İran da bu kategoriye dahildir ve hepsi de Türkiye düşmanıdır ve bu bölgede asla güçlü bir Türkiye istememektedirler. Güçlü bir evet, bütün bu tezgahları Allah’ın izniyle bozacaktır. O yüzden bu referandum da verilecek bir Evet oyu, bu ülkeye zerre kadar gönül bağı olan herkesin bu ülke için yapabileceği asgari bir hizmettir.
Ayrıntı: Son olarak bu referandumun ekonomik sonuçları ne olabilir?
İş çevreleri, yatırmcılar, güvenli, istikrarli ve öngürülebilir olan, sağlam ve işleyen bir hukuk düzeni olan, kontrol mekanizmaları hakkaniyetli ve iyi işleyen ortamları, ülkeleri sever. Öyle ülkelerde iş yapmak isterler. Bunların olmadığı, yada iyi işlemediği ortamlardan da uzak dururlar. Bütün bunların üstüne, 80 milyonluk bir nüfus ki, bunun %62’si 30 yaş altı, iyi kötü eğitimli bir iş gücü, son 15 yılda neredeyse ülkenin tüm alt yapı yatırımları sıfırdan yapılmış, ulaşım, telekominikasyon, gibi olmazsa olmaz alt yapısı pek çok Avrupa ülkesinden bile çok daha iyi olan, Doğu ile Batı arasında köprü olan muhteşem bir coğrafya, dünyanın çok önemli pazarları olan Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Orta Asya’nın kavşağında olan, en uzak noktaya hava yoluyla en fazla 4-5 saat’da ulaşabildiğiniz bir noktada bir ülke. Bir yatırımcı daha ne ister ki? Burada işin şifresi siyasi istikrar ve sağlam bir yönetim, işleyen bir hukuk sitemi ve güven veren bir iş ortamı. Bu referandumla biz tam da bunu yakalamak istiyoruz. Sistemimizi, bu ülkede yaşayan, iş yapan, üreten, çalışan herkes için güvenli ve istikrarlı bir liman yapmak istiyoruz. Para sahibi insanlar akıllı insanlardır. Siz böyle bir ortamı hazırlarsanız, bundan emin olabilirsiniz, yatırımcı kendisi gelir, sizin bundan fazla bir şey yapmanız gerekmez. O yüzden bu referandumda güçlü bir Evet, çok kısa vadede etkisini gösterecektir. Ekonomiye ciddi bir doping oluşturacaktır ve Türkiye orta vadede inanılmaz kazançlı çıkacakır bu yeni sistemle. Hayır çıkması ise, parçalı yapının devam ettiğinin, kutuplaşmanın keskinleştiğinin, reformların ağır aksak yürüyeceğinin, istikrarın bıçak sırtında olduğunun, sistemin değil, liderlerin kişiliklerinin belirleyici olduğunun, güçlü lider olmadığı taktirde sistemin işlemeyeceğinin vs göstergesi olarak okunacaktır. Böyle bir ortamı zaten yaşıyoruz. O yüzden onun neyi getireceği bellidir.
Bu yüzden, önce birliğimiz için, dirliğimiz için, güvenliğimiz için, güçlü, hızlı ve işleyen bir devlet mekanizması için, vesayetçi oligarşik bürokrasinin geriletilmesi için, halkın iradesinin öne çıkması ve egemenliğin gerçekten millete ait olması için, daha müreffeh ve saygın bir Türkiye için, dosta güven, düşmana korku veren güçlü bir Türkiye için, çocuklarımızın geleceği için bu vatana yürekten bağlı herkesin Pazar günü gür bir sesle Evet demesi gerekiyor.












