Aylak Gezmesi
“Flanör (Fr. flâneur): 'Aylak kent gezgini' anlamında kullanılan Fransızca kökenli kelime. Bu sözcük belirli bir karakteri yansıtır. Şehirde koşturan, çalışan diğer insanların aksine flanör, sakince sokakları dolaşır, gözlem yapar ve düşünür.”
Yaklaşık on gün önce başladığım gezi programımı; Önce yatılı Kastamonu, sonra Tosya ve yatılı İskilip, yarım günlük Çorum, ardından da günübirlik Sivas şeklinde tamamladım.
Program taslak halindeyken bahsettiğim arkadaşlar, hatta ailem dahil herkes, garipsedi bu tür bir geziyi. Birkaç gün, bir yerlerde kalıp sakince yaşamak ve kendime zaman ayırıp kafa dinlemek istiyorum dediğimde, değişik tepkiler aldım. Nasıl yani, niye ki, bir sıkıntın mı var... gibi sorulara muhatap oldum.
Haklıydılar! Ben de tam anlamıyla tanımlayamadığım bir durumla karşı karşıyaydım. Böylesi bir isteğin bir karşılığı, bilindik bir tanımı olmalıydı ki kolay anlaşılır olsun. İnsan geziye arkadaşlarıyla ya da ailesiyle gider bu normal bir durumdur. Ama kendi başına, durup dururken, garip ve eksik tarifli bir gezi de ne demek oluyordu ki?
Kastamonu, güzel bir başlangıç oldu. 3-4 gün şehri gezdim, çay ocaklarında oturdum insanlarla sohbet ettim, sokakları seyrettim, Camilerde zaman geçirdim.
Sonra Tosya yolu üzerinden -orman yolundan- kıvrıla kıvrıla önce zirveye çıkıp ardından ilçe merkezine kadar indim. Bir müddet seyrettim ilçeyi, insanlarını ve bol bol çay içtim. Sonra tekrar ormanlık yoldan İskilip’e devam ettim. Bir gece kaldığım İskilip, Atıf Hoca merhumun anılarını bana fazlasıyla hissettirdi. Kaldığım yerin hemen yakınındaki küçük caminin manevi sakinliği de buna eşlik etti. Yarım günlük Çorum ise bir tanıdığa misafir olmak gibiydi. Bir dostun o şehirdeki varlığını bilmek bile yetmişti daha fazlasını hissetmeye.
Birkaç gün aradan sonra günübirlik Sivas, bu gezinin benim için daha anlaşılır/anlatılır olmasını sağladı. Döndüğümde doygun bir şekilde YHT Garından şehrime bakıp, derin bir nefes aldım. Anladım ki münzevilik de farklı şekillerde kendini ortaya koyabiliyormuş. Ve yine anladım ki hiç kimsenin, sizi bilinmekle baskılamadığı bir yerlerde hiç kimse olmak da ruhun bir ihtiyacıymış. Yüklendiğiniz bütün rollerden sıyrılıp, sadece kendiniz olarak, hem başka hayatlara hem de kendi hayatınıza bakabilme fırsatını bulmak da diyebiliriz buna. “Seyahatte sıhhat vardır” Nebevi tavsiyesinin/telkininin bir hikmeti de bu olsa gerek.
Gezdiğim şehirler için benim orada olmamın bir karşılığı yoktu elbette. Kiminde yerli bir turist, kiminde bir yolcu, kiminde bir yabancı... Ama hepsinin bende derin bir karşılığı vardı ve bu ruhuma dokunuşlarından daha fazlasıydı.
Sonra bugün, sosyal medyada flanörle ilgili kısa bir konuşma dinledim entelektüel bir arkadaştan. Hah işte bu dedim. Bir şehirde ister dışardan gelsin, ister o şehrin mukimi olsun her zaman flanörler olabilir hatta vardır. Peki bizde neden bunun tek kelimelik bir karşılığı yok, ya da “Gezgin” neden bunu tam olarak karşılamıyor. Benim şimdilik bu duruma bulduğum karşılık “Düş Gezgini”. Kim bilir belki de bizde melankoliklik çok yaygındır ve zaman zaman hepimiz bir Flanör oluyoruzdur da bunun farkında değilizdir.
Sırada üç günlük Sakarya var, ama bu sefer ailecek gidiyoruz. Yani daha normal, daha anlaşılır (!) bir gezi. Ben yine de kaçamak da olsa gün içi flanörlüğe devam edeceğim.
Her kelime kendi anılarına bir arşiv açar diye düşünüyorum. Bakalım neler birikecek flanörün arşivinde ve neler kendini yeniden tanımlayacak bu arşivde. Bunu zaman gösterecek.
Aylaklık her insan için cazibesi olan bir durum. Hele bir de gezmekle iç içe olursa tadından yenmez oluyor. Velhasıl herkese tavsiye ederim arada bir flanör olmayı.














