
Gecekondu ve Milliyetçilik Kırsalın toprakla kurduğu ilişki derin izler taşır. Ekmeğini topraktan elde eden insanın, toprağı “ana” bilmesi kaçınılmazdır. Bu ilişki, vatan bilincine kadar uzanan bir sevgiyi de besler. Bu minvalde, vatan üzerinden yapılan her propaganda kolay kabul edilir hâle gelir. Benedict Anderson, “Hayali Cemaatler” adlı eserinde, milletin somut değil, üyeleri birbirini tanımayan, ama ortak kültür, tarih ve semboller üzerinden kendilerini bir topluluk olarak hayal eden insanlar topluluğu olduğunu savunur. Ona göre milliyetçilik, yalnızca siyasi veya coğrafi gerçeklikten değil, paylaşılan hayal ve sembollerden beslenir. Ziya Gökalp’ın “Hars/Kültür” (bir millete özgü manevi değerler bütünü) temelli Millet anlayışı da Anderson ile benzerlik taşır. Bu bağlamda, Anadolu’nun asker uğurlama törenleri, yakın tarih savaş hafızası ve kurtuluş mücadelesi de düşünüldüğünde, vatan üzerinden kırsalın gencine ulaşmak kolaylaşır. “Komünistlerin” yani gecekondu solunun, ülkeye komünizm getireceği, bunların “vatan haini” olduğu gibi sloganik nitelemeler doğal olarak Sünni gençlikte bir karşılık bulmuş ve iç kargaşanın tetiklenmesi başlamış/başlatılmıştır. Milliyetçilik, her ideoloji gibi fikrî temellendirmeleri ve üzerinde kafa yoran düşünürleri olsa da daha çok duygulara hitap eden bir ideolojidir. Milliyetçilik için çoğu zaman tek başına milliyet sahiplenmesi ve övüncü sınırlı kalabilmektedir. Onu besleyen kaynaklardan biri de düşman varlığıdır. Düşman varsa tehlike vardır; tehlike varsa feda edişe hazır bir adanmışlık vardır.Şerif Mardin’in Merkez-Çevre yaklaşımı üzerinden bakıldığında Milliyetçilik; tarihsel olarak merkez tarafından inşa edilen ulus inancıdır. Bu yönüyle modernleşme ve devlet ideolojisi ile iç içedir. Çevre kesimler ise milliyetçiliği farklı şekillerde deneyimler. Bazen merkezin milliyetçi söylemlerini benimserler (ör. resmi bayram kutlamaları). Bazen yerel, dini veya bölgesel kimliklerini ön planda tutarak merkeze karşı mesafeli kalabilirler. Meseleye gecekondu üzerinden bakmak okuyucuya sınırlayıcı gibi görünse de gecekondudan kente taşınan ve/veya eklemlenen kültür ve ideolojilerin kenttekiyansımaları ile bunun sonuçlarının doğru okunması bugüne ışık tutacak mahiyettedir. 1980 öncesini yaşayan milliyetçilerin “Biz ekmeği, simidi, cebimizdeki parayı bölüşürdük.” diye başlayan cümlelerinin arka planında samimi paylaşımdan çok yetersiz maddiyat vardır. Örneğin Ankara için bugün tanıdığımız birçok isimden anılarını dinlediğimizde, hem kendileri için hem de karşıt görüşlüler için bölge ve sokak ayırımı yaptıklarını ve cümle aralarında semtin “varoş” olduğuna dair ipucu niteliğinde ifadeler kullandıklarını görmek mümkündür. Zaten ideoloji ile derinlemesine ilişki önce cezaevlerinde, sonrasında dakentleşmeye paralel olarak gelişmiştir. Demem o ki Türkiye’de erken Cumhuriyet dönemi ideolojik oluşumları ne kadar akademik ve entelektüel boyutta ise 1960 sonrası oluşumlar da bir o kadar kırsal çoğunlukludur. İki dönemin yüzleşmesi 1990’lı yıllarda başlayan bir süreçtir. Zamanla Marksist solun ağırlıklı olarak bilimsel sosyalizme ve sosyal demokratlığa kaydığı gibi milliyetçilik de son zamanlarda hızla seküler milliyetçiliğe kaymaktadır. Tüm bunlara yaşanan kentleşme süreci üzerinden bakıldığında ise ortaya daha karmaşık bir bütün çıkmaktadır.Bu karmaşıklık ideolojilerin bir sonraki kuşağa aktarımında ciddi farklılaşmaları kaçınılmaz kılmaktadır.Vesselam.















