
ÖZBAYRAK; ‘İŞVEREN AMERiKA TAŞERON FETÖ’
Ayrıntı: Türkiye 26 yıl sonra bir askeri darbe girişimi yaşadı. 1960 ve 1980 darbelerine bakarsak, bu girişimin farkı neydi?
1960 darbesi, ordu içinde bir klikin oluşturduğu bir cuntanın eliyle gerçekleşti. Bu cuntanın toplumsal bir tabanı kısmen de olsa vardı, CHP tabanının önemli bir kısmı neredeyse darbe duasına çıkmıştı 1960 öncesi. En önemlisi siyasi bir destekçisi vardı. CHP bütün gücüyle darbenin olması için, darbe zemininin oluşması için, elindeki basın, üniversite ve sermaye gücünü de kullanarak gece gündüz çalıştı. Toplum hala köylü bir toplumdu, şehirlerde yaşayanların oranı %25 civarındaydı, iletişim araçları yok denecek kadar azdı, sadece radyo vardı, onun da sınırlı bir erişim gücü vardı ve devletin elindeydi. Yani İstanbul ya da Ankara radyolarını elinize geçirdiğinizde tüm Türkiye’ye hitap edecek gücü de elinize geçirmiş oluyordunuz. Ayrıca cuntacıların en önemli desteklerinden birisi de dış destekti. Amerika ve NATO bu darbeyi tümüyle desteklemişti. Dolayısıyla darbe yapacak ekibin bu güne göre işi çok daha kolaydı. Darbe’nin hiçbir şart altında zaten meşrutiyeti söz konusu olamaz, ancak meşrutiyeti kendinden menkul bu girişim, özellikle o zamanki basını ve okumuş adamların ihanetini de yanına alarak, yoğun bir propaganda ve beyin yıkama faaliyeti ile kendine bir meşrutiyet uydurdu. Bu, tarihimizdeki en önemli kırılmalardan birisidir. Seçilmiş hükümeti ortadan kaldırdı, o hükümetin başbakanı ve bakanlarını idam etti, Demokrat Parti ve mensuplarını, seçmenlerini ağır bir şekilde cezalandırdı. Bu, Türk siyaset hafızasına çok derin bir şekilde kazındı ve bugün bile bu travma siyasi tarihimizde etkisini çok canlı olarak hissettirmektedir. CHP’nin milletten teveccüh görmemesinin en temel sebeplerinden birisidir 1960 darbesi.
1980 darbesi soğuk savaşın en hararetli yıllarında olan ve 1960’dan farklı olarak tüm ordunun emir-komuta zinciri içinde sahiplendiği bir ihtilaldi ve daha çok dış konjektürün içeriye yansımasıydı. NATO ve Doğu Bloku arasındaki soğuk savaş tüm hızıyla devam ediyordu. Türkiye NATO’nun cephe ülkelerinden bir tanesiydi ve çok önemliydi. O yüzden Türkiye’nin Doğu Bloku ile selamlaşması bile NATO’yu ve özelde Amerika’yı ciddi tedirgin etmeye yetiyordu. O nedenle, Amerika NATO eliyle Mao’cusundan, Enver Hocacısına kadar, envai çeşit sol örgütleri kurup beslemiş ve terör ateşini hep canlı tutmuştur 12 Eylül 1980 öncesi. Çok ilginçtir, Türkiye de bugün bile kendisine sol örgüt diyen, bunların içinde DEV-GENÇ, DHKP-C, MLKP de dahil olmak üzere hiçbir sol örgütün o günkü komünist blokla hiçbir ilişkisi yoktu, komünist bloktan ilişki kurduklarını zannedenler, gerçekte o blok içindeki Amerikan ajanları ile ilişki içindeydiler. Yani, bu terör belasıyla, siyasileri ve halkı ciddi bir baskı altına almışlardı, kendi yarattıkları komünizm belası ile halk ciddi şekilde korkutulmuş ve tabiri caizse ordunun bir an önce yönetime el koyması için dua eder hale gelmişti. Mesele, “bizim çocukların” yönetimde olması ve cephe ülkesi olma konusunda herhangi bir gevşeme söz konusu olmamalıydı. 1960 darbesinden farklı olarak ilaveten sadece tek kanallı siyah-beyaz bir televizyonumuz vardı ve zaten terör ve kısır siyasi çekişmelerden bıktırılmış ve neredeyse darbe duasına çıkmaya hazır bir halk vardı. Bütün yaşananların bir kurgu, bir tiyatro olduğunu halkın bilmesine de ihtimal yoktu zaten. En önemlisi, Sayın Cumhurbaşkanımız gibi güçlü siyasi bir lider ve onun peşinden gitmeye hazır bir halk da yoktu. O nedenle kolaylıkla tüm ülke ve anayasal kurumlar kontrol altına alınabildi ve çok çabuk bir yeni düzen oluşturulabildi.
Burda belki şu ayrıntı çok önemli, ne 1960 nede 1980 darbesi ülkenin kurumlarını yok etmeyi, siyasi, ekonomik ve sosyal hayatı yerle bir etmeyi hedeflemediler. Onlar yönetimi ele geçirip, düzenin en az veya sıfır aksaklıkla devam etmesini hedeflemişlerdi. 15 Temmuz’daki hareket darbeden çok bir işgal hareketiydi ve sadece yönetimi ele geçirmeye dönük bir hareket değil, tam bir yabancı işgal gücü gibi, ülkeyi tüm kurum ve kurulularıyla felç etmeye dönük bir hareketti. Onun için rahatlıkla sokaktaki masum insanlara acımasızca ve ahlaksızca kurşun yağdırabildiler, gözlerini kırpmadan cinayet işleyebildiler. 1960 ve 1980 darbeleri her ne kadar dış güçlerle işbirliği halinde olsa da belli bir oranda yereldi. 15 Temmuz hareketinin içindeki güruh hiçbir şekilde yerli değildi. Bu ülkeye, bu topraklara, bu ülkenin kutsallarına, yada bu ülkeyi bizim yapan hiçbir değere saygıları yoktu. O yüzden yabancı bir ordunun askeri gibi davrandılar. Çünkü, ne bir ahlaki, ne bir vijdani, ne bir dini yada milli hiçbir aidiyet hissetmiyorlardı, o yüzden de mesela Amerikan ordusunun bir askeri gibi davranabildiler. Katlettiği insanlarla hiçbir ortak değeri olmayan, kutsalına saygı duymayan, sevdikleri sevdiği, üzüldükleri üzüldüğü şeyler olmadığı için bir işgal girişimi diyorum. En vahimi de, eğer başarılı olsalardı, bu hareket sonunda hedeflenen mesela daha iyi bir Türkiye vs değildi. Hedeflenen ilk etapta genelde dış güçlerin özelde Amerika’nın buradaki çıkarlarına uygun olarak pozisyon almak ve Amerika’ya verilen baş ağrısının bir an önce elimine edilmesini sağlamaktı. Bunu nerden mi çıkarıyorum? Eğer bu eşkıya güruhunun genel kurmayın fax’ından gönderdikleri bildirinin ‘ğ’ maddesine bakarsanız ne dediğimi iyi anlarsınız.
Bir başka önemli farklılık, bu işgal girişimi her ne kadar ordu içinde bir grup tarafından yapılmış olsada, bu grubun normal bir ordu’da olması gereken alt-üst hiyerarşisi içinde olmadığı, bir astsubayın bir generale emir verebildiği, herkesin sivil bir amir (abi) tarafından sevk ve idare edildiği, bunların hepsinin de toptan dışarıda bir takım daha üst seviye abiyle irtibatlı olduğu ve en nihayetinde ise, Pennsilvania’da ikamet eden, orayı Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesine çevirmiş, şizofren, hastalıklı ve şeytani bir adamın iki dudağı arasına bakıyor olmaları. Bu adam yıllardır tabiri caizse Amerika’nın kucağında oturmakta, CIA ve FBI’ın kontrolünde, tamamen Amerikan ve İsrail çıkarlarına hizmet eden, adı ve doğduğu memleketten başka bu ülke ile hiçbir bağı kalmamış, ancak tüm insan ve sermaye kaynağını bu ülkeden devşiren tam bir ihanet odağı. Tarihte bu kapsamda bir ihanet var mı ben bilmiyorum ama doğrusu olduğuna da pek ihtimal vermiyorum.
Ayrıntı: Peki kim bu adamlar?
Bu adamın cismani olarak kim olduğu belli. Erzurumlu, ilkokul mezunu, belli bir süre medrese tahsili almış, taa gençlik yıllarından beri psikolojik problemleri olan, hastalıklı, şizofren, ancak iyi hitabeti olan, insanları etkileyebilen, ağlak bir adam. Bizim insanımız gerçekten yumuşak yürekli, çok merhametli bir millet. Sıradan Türk filmlerinde bile acıklı bir sahne görse gözleri yaşaran bir milletten bahsediyoruz. Hele hele konu Efendimiz (SAV) yada sahabe efendilerimizden birisinin hayatından bir an ise, ağlamamak mümkün mü? Bizim milletimiz ağlayan bir insanın bunu bir proje’nin gereği olarak yaptığını göremez, aklına bile getirmez, çünkü kendisi hesapsızdır, gerçekten yüreği sızladığı için yapmaktadır. Bu adam, milletin bu özelliğini iyi biliyor. O yüzden bu rolü çok başarılı oynuyor ve bir anda arkasında ciddi bir hayran kitlesi oluşuyor. Zaten tahminim batılı güçlerin de bu adamı keşfetmesi o zamanlara dayanıyor. 1960’ların sonları tahmin ediyorum. Zaten hastalıklı bir kişilik, güç hastası, cahil, oynanan uluslararası oyunu hele o zamanlar ne anlayacak, nede idrak edecek ne birikimi nede kapasitesi olan bir adam. Komünizmin bir heyula olarak kitleleri korkuttuğu, çoğu insanın komünizmle savaşta gönüllü yazıldığı yıllar. Bu zat da komünizmle mücadele derneklerine giden, onunla savaşmaya gönüllü yazılmış, tabiri caizse soğuk savaş yıllarında Amerikan propaganda makinasının aklını ve fikrini aldığı bir adam. Büyük ihtimalle ilk başlarda çok kutsal bir iş yaptığına inanan o yüzden de kendisini bir proje olarak hazırlayan ekiple çok uyumlu çalışan bir adam. Tabi bu adama bir proje olarak yaklaşanlar zaman içinde adamın tüm yetenekleri ve zaaflarını da öğreniyorlar ve nasıl kullanacaklarını ve yöntemlerini de geliştiriyorlar. İşte ondan sonra her şey gözlerimizin önünde cereyan etti. Okullar, üniversite hazırlık kursları, ticaret, holdingleşme, televizyon kanalları, gazeteler, dergiler, üniversiteler, banka vs, dünyanın dört bir tarafına yayılmış bir imparatorluk. Mali büyüklüğünün toplamda 150 Milyar Amerikan Dolar’ına ulaştığı bir yapıdan bahsediyoruz. Olay, sıradan Anadolu çocuklarıyla başlamış ama kar topunun büyüyüp geçtiği her yerde pis-temiz, kirli ne varsa bünyesine aldığı gibi büyüyen ve büyüdükçe de kontrolü zorlaşan ve daha çok kirlenen bir yapı. Ama bu millete bu kirli yapının sadece, dünyanın ücra bir köşesinde bir okulda, safiyane duygularla dervişane bir hayat yaşayan, bütün hayatını eğitime, Türk kültürünün taşıyıcısı 10 ve 11 yüzyıllardaki Anadolu erenleri, dervişleri gibi İslam’a adanmış adamlar kısmını gösterdiler. Yada öyle anlamamızı, algılamamızı sağladılar. Halbuki aynı okullardaki CIA ajanlarını, müfredatı Amerikalıların hazırladığını, bulundukları ülkelerde Türkiye’den çok Amerikan menfaatlerinin takipçisi olduklarını, Türk kültürü ve İslam diye bir dertlerinin olmadığını bu milletten hep gizlediler.
Zaman içinde anladığım kadar yapılmış olan hatalar, hırsızlıklar vs’de bu proje kapsamında görmezden gelinmiş ama bir yerlere yazılmış ve nihayetinde bir yumuşak karın oluşturulup, yeri geldiğinde şantajla, yeri geldiğinde havuç ile yeri geldiğinde sopa ve tehdit ile tamamen teslim alınmış. Adam zaten böyle bir projeye gönüllü yazılmaya hazır, diğerleri de dediğim gibi uysa da uymasa da bu projede yerlerini almışlar.
Daha önce bu yapıyı farkedip ayrılanlar oldu ama çok önemsiz bir sayıdaydı ve insanlar henüz bu yapıyı tam olarak anlayamadıkları, eğitim gönüllüsü dindar insanlar olarak algıladıkları için bir anlam verememişlerdi. Bürokrasi içinde hızla örgütlenip, çoğu zaman bir takım kumpaslarla bir takım adamların ayaklarını kaydırıp, onların boşalttıkları makamları tabiri caizse çekirge sürüsü gibi işgal etmeye başladıklarında bürokrasi uyanmaya başladı ve ondan sonra nasıl oluyor da tüm sınavlardan bu adamların çocukları başarılı oluyor soruları sorulmaya başlandı. Arkasından 17-25 Aralık 2013 ve sonrası. Devlet ilk defa ciddi olarak bu yapının çok masum bir yapı olmadığını, o eğitime adanmış dindar insanlar maskesi arkasında, tamamen batı menfaatlerine göre programlanmış, acımasız, hak hukuk, din iman tanımayan, çok uluslu bir ihanet şebekesi olduğunu gördü. Gördü de, boyutunu bir türlü kavrayamadı, ahtopotun kolları gibi onlarca-yüzlerce kolu olan, hayatın her alanına el atmış ve orada kökleşmiş, kanserli bir ur gibi her tarafı sarmış, devletin ve sosyal-ticari hayatın kılcallarına kadar sızmış, ve oradan belli bir hiyerarşi dahilinde ispiyonculuk, ajanlık yapan, vatanına, milletine yabancılaşmış ve kendi kısır menfaatleri için ülkeyi ateşe atmaktan çekinmeyen hastalıklı, robotik yapıda, mankurtlaşmış, kamikaze tipler her yeri sarmış. Ayrıca, devlet bu yapının arz ettiği tehlike konusunda da bir türlü ortak bir fikir oluşturamamış. Sayın Cumhurbakan’ımızın dışında olaya tam olarak sahiplenen bile olmamış doğrusu.
Ayrıntı: Bu kalkışma bekleniyor muydu?
Doğrusu, 17-25 Aralık 2013’ü ve sonrasını gördükten sonra kendi adıma bu adamların bir çılgınlık edebileceklerini düşünüyordum. Ancak herkes gibi, hatta, MİT TIR’larındaki ihaneti de görmüş olmamıza rağmen, bu adamların en nihayetinde bu toprakların çocukları olduklarını, anaları, babaları, akrabaları, çocukları bu ülkede yaşıyor, bu utancı, bu ihaneti hiç değilse bunlara yaşatmayı göze alamazlar diye de iyimser düşünüyorduk. Ancak, televizyonlarından, gazetelerinden, radyolarından bu yapı adına konuşan adamların gözü dönmüşlüğü, yurt dışındaki yıkıcı ve çok şedit düşmanca lobi faaliyetleri, özelde Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan’a, genelde Türkiye’ye olan düşmanlıklarını bırakın gizlemeyi, bu ülkenin tarihsel düşmanlarının bile göze alamayacağı bir boyuta taşımış olmaları, doğrusu her an büyük bir ihaneti göze alabilecekleri konusunda bizleri endişelendiriyordu.
Ayrıntı: Peki ne adına bu ihaneti yaptılar?
Burası gerçekten çok ilginç. Bu yapıyı kimlerin ne için besleyip büyüttüğü belli. Bu yapıyı besleyen, büyüten, bu yapıya strateji çizen, kullanan çok açık olarak Amerika. Amerika sıradan bir ülke değil, bir dünya devleti, her yere burnunu sokan, bunu ekonomik ve siyasi çıkarları için yaptığı kadar, zaman zaman yönetimdeki adamların sakat din ve mistik anlayışlarına paralel olarak, neocon çetesinde gördüğümüz gibi, dini bir saik’le ve inançla da yapabilmektedir.
Türkiye de sıradan bir ülke değil. Şu anda dünya siyaset sahnesinde emperyal tecrübesi olan, medeniyet kurucu vasfı olan üç-beş ülkeden birisi. Ayrıca, yaklaşık elli kadar halkı Müslüman olan ülke arasında, hem sosyal, hem de ekonomik olarak en gelişmiş ülke. Dolayısıyla, ülkedeki yönetim ve Türkiye ile olan ilişkileri ne olursa olsun, bu ülke halklarının yüzü büyük ölçüde Türkiye’ye dönüktür. Yani Türkiye bir umut, bir rol model. Bu, özellikle AK Parti hükümetleri döneminde Sayın Cumhurbaşkanımızın özel gayretleri ile iyice pekişmiş, Recep Tayyip Erdoğan bu ülkelerin halkları gözünde Müslümanların yüz akı, Müslümanların kurtuluşu için bir umut ve liderdir. O nedenle, Recep Tayyip Erdoğan’ın kişisel etki alanı doğrusu Türkiye’nin bu ülkelerdeki, ülke olarak etki alanından daha fazladır. Bu haliyle Amerika’nın menfaatlerine ve hesaplarına çok uygun bir şey değil. Onun için batı basınında, özelde Recep Tayyip Erdoğan’ın, genelde Türkiye’nin şeytanlaştırılması, yalan ve iftira bombardımanına tutulması tesadüf değildir ve çok açık olarak Amerika’nın orkestra şefliğinde yürütülmektedir.
Amerika’nın bizim yaşadığımız coğrafya olan Orta Doğu ve Doğu Akdeniz bölgesinde de ciddi siyasi ve ekonomik çıkarları vardır ve Amerika tarih sahnesine güçlü olarak çıktığı günden beri bu bölgede vardır. Burada Amerika’yı hayati derecede ilgilendiren üç tane çok önemli şey vardır. Birincisi İsrail, ikincisi Petrol, üçüncüsü de enerji hatlarının geçiş yolu olmasıdır. Dolayısıyla, Amerika’nın bu menfaatlerine tehdit oluşturabilecek herhangi bir devlet ya da yapılanma Amerika için öncelikli olarak bertaraf edilmesi gereken bir tehdittir. Ha, bu tehdit aynı ittifak içinde yer aldığı sözde müttefik ülkeymiş vs bunların çok bir kıymeti yoktur. Amerika için tek bir şey önemlidir, o da kendi çıkarlarıdır.
Açıkca, Türkiye Amerika’nın kontrol edebildiği ülkelerden birisi değildir ve özellikle 2007’den beri bundan ciddi olarak kaygı duymaktadır. Türkiye eskisi gibi Amerika’nın her isteğine olumlu cevap veren, Amerika’nın menfaatlarını önceleyen bir ülke değildir. Bu nedenledir ki, içeride, dışarıda Amerika’ya göbekten bağlı, basın-yayın, dernek, vakıf, siyasi parti, sivil toplum örgütü görünümü altında faaliyet gösteren tüm Amerikan beslemeleri Türkiye’ye ve bu konuda çıban başı gördükleri Sayın Cumhurbaşkanımıza saldırıya geçmiştir. Bu beslemelerin başında da FETÖ gelmektedir. Amerika bu adamları bunca yıldır beslemektedir, artık diyet ödeme zamanıdır ve o saikle bu adamlar böyle bir ihanete gönüllü asker yazıldılar. Ancak, o kadar kibirli ve güç zehirlenmesi yaşıyorlardı ki, o kadar bu ülkeye ve topraklara yabancılaşmışlardı ki, bu ülkenin nasıl bir potansiyel barındırdığını unutmuşlardı. Nasıl bir lider’e sahip olduğunu da anlaşılan çok hesap etmemişler. O yüzden de yerle yeksan oldular ve Allah onları rezil etti, iki dünyaları da harap oldu.
Ayrıntı: Çok güçlü bir yapıyla mı karşı karşıyayız?
Doğrusu bu işgal girişiminin ardından devletin bir refleks olarak kendini korumak ve arınmak adına işten el çektirdiği insanlara ve bunların işgal ettiği sivilde, mülkiyede, adliyede, orduda ve emniyetteki makamlara bakınca gerçekten devletin kılcallarına kadar sızdıkları anlaşılıyor. Ayrıca, basın-yayın da, eğitimde, ticarette, yada ekonominin tüm alanlarında nasıl örgütlendiklerini öğrendikçe insan iyi ki böyle bir çılgınlığa kalktılar ve kendilerini tümüyle deşifre ettiler diyesi geliyor. Yoksa normal hukuk kuralları ve böyle suya tirit mücadele yöntemleriyle bu yapıyı deşifre edip temizlemek mümkün değildi. Tabi olay çok üzücü, yüzlerce masum insanımız bu katiller tarafından şehit edildiler, yüzlercesi yaralandı, toplumsal olarak çok büyük bir badire atlattık ve Allah’a binlerce kez hamd olsun ki, bu belayı Sayın Cumhurbaşkanımızın dirayetli liderliği, milletimizin destansı yürekliliği ve fedakarlığı ve Rabb-u Rahim’in merhametiyle atlatabildik.
Ayrıntı: Örgüt devletin, ordunun içinde nasıl bu kadar güçlenebildi?
Yapı önceleri kendini eğitimle, öğretimle uğraşan, dindar, hak ve hukuk konusunda hassas, çalışkan, gayretli, fedakar, vatanını, milletini seven, Anadolu çocuklarının bir hareketi olarak pazarladı ve bunda da büyük ölçüde başarılı oldu. Sonra, yurt dışına açıldı, adını bile bilmediğimiz ülkelerde Türk bayrağını dalgalandırdı ve Türkçe olimpiyatlarında olduğu gibi biz buralarda Türkçe öğretiyoruz işte de ispatı diye tüm milletimizin gururunu okşayan organizasyonlar yaptı ve hepimiz bu illüzyona kapıldık. Halbuki, o Türkçe olimpiyatlarına getirilenlerin bir avuç özel yetiştirilmiş sadece bir şarkı ve bir şiir ezberletilmiş çok sınırlı sayıda çocuk olduğunu, öyle aman aman bir Türkçe öğretilmediğini, eğitimin İngilizce yapıldığını, eğitimin hiçbir yerinde ne Türkçe’nin nede Türkiye’nin bir önceliğinin ve öneminin olmadığını hep gizlediler.
Önceleri On dört- on beş yaşlarında dershanelere ve kolejlere, daha sonra ana okulundan başlayarak bu yapıya aldıkları çocukları, yaz tatillerinde bile yaz kampları bahanesi ile on iki ay çok yoğun bir beyin yıkama ve mankurtlaştırma operasyonuna tabi tuttular. Bunlardan iyice mankurtlaştırdıklarından emin olduklarını çaldıkları sorularla bu ülkenin polis okullarına, askeri liselerine, veya akademilerine, adliyesine, devlet kurumlarına yerleştirdiler. Herkes bunların maskesi olan masum yüzlerini, eğitime, öğretime adanmışlıklarını, vatan sever, dindar maskelerini gördüğü için bunların böyle bir haince organizasyonun içinde olabileceklerine ihtimal vermedi. Doğrusu AK Parti hükümetleri de 17-25 Aralık 2013 operasyonuna kadar göremedi. Görmeye başladığında da zaten iş işten geçmişti. Yoğun olarak 1984 ANAP iktidarından başlayarak ama tüm hükümetleri bir şekilde kullanarak bugünkü güçlerine ulaşmayı becerebildiler. Artık, kendilerine kayıtsız şartsız itaat eden, beyinleri, hayatları, evlilikleri, meslek seçimleri, her şeyleri, o okullarda, yaz kamplarında formatlanmış, mankurtlaşmış, bir takım yabancı güçlerin emrine girmiş, kendi doğup büyüdükleri, ekmeğini yiyip suyunu içtikleri, anaları, babaları, ataları bu topraklarda doğmuş, büyümüş, belki de bu vatan için canlarını vermeye hazır bu insanların çocuklarından bir hainler ordusu oluşturmayı becerdiler. Buna herkes şöyle veya böyle katkı verdi, kimse elini yıkayıp kenara çekilemez. Ancak en acı olan, bu adamların maskeleri düştükten sonra bile bunlara destek verenlerin olması, işte onların savunacak bir mazeretleri yoktur, millet dinlemeyecektir de.
Ayrıntı: Girişimin başarısız olmasının temel nedenleri nelerdir?
Öncelikle bu adamların gadrine, zulmüne uğramamış hemen hemen hiç kimse yok. Yani tüm güçlerine rağmen, dostları kadar, ciddi bir düşman da biriktirmişler, düşmanları da çok. O yüzden böyle bir işgal girişimine kalkıştıklarında herkes, tabi, haydi önden buyurun biz de arkanızdan geliyoruz demediler. Yani ordu içinde öyle aman aman bir destek bulamadılar.
İkincisi, bu yerli bir hareket değildi, bu açıkça Amerika’nın planladığı ve bunları da taşeron olarak kullandığı ve en büyük faydayı yine kendisinin beklediği, yabancı bir işgal girişimidir. Ordu içinde vatanını seven, bu millet ve topraklar için canını seve seve verecek yüz binlerce temiz süt emmiş vatan evladı vardır ve bunlar ezici çoğunluktadırlar. Bunlar bu kalkışmanın bu ülkenin bölünmesine, parçalanmasına yol açabileceğini ve hareketin kimim adına yapıldığını fark ettiler.
Üçüncüsü, şimdi anlıyoruz ki ciddi planlama ve uygulama hatası yaptılar. Halka, masum insanlara silah çektiler, yüzlerce insanı ya şehit ettiler, ya da yaraladılar. Ülkenin en önemli kurumlarını, özel harekâtı, Türkiye Büyük Millet Meclisini, Ankara Emniyet Müdürlüğünü, Cumhurbaşkanlığı Külliyesini, fütursuzca, gözü dönmüş bir şekilde bombaladılar. Cumhurbaşkanımızı ve Başbakanımızı öldürmek istediler. Dolayısıyla bu sıradan bir darbe değil, bu ülkeyle kimin ne hesabı varsa, onlar adına bu ülkeye hesap kesmeye kalktılar. Onlar adına bu ülkeyi işgal etmek istediler, Amerika’nın ve diğer ülkelerin bu ülkede şekvacı oldukları adamları ortadan kaldırmaya kalkıştılar. Bu da bu adamların nasıl bir Türkiye vaadettiklerinin en önemli göstergesiydi ve halk müthiş bir öfke duydu, eksik olan bu öfke ve nefreti darbe karşıtı enerjiye dönüştürecek liderlikti, o da Sayın Cumhurbaşkanımızın devreye girmesiyle tamamlanmış oldu. Buraya kadar bu adamların planlama, hesap ve strateji hatalarıydı. Bir de madalyonun öteki yüzü var.
Daha önceki darbelerde de ülke boş değildi, bu ülkede insanlar yaşıyordu, halk vardı yani. Ama o zamanlarda olmayan şey, bu defa bir liderin ve bu liderin arkasında ölümü göze alan bir halkın olmasıdır. Eğer Tayyip Erdoğan gibi bir lider olmasaydı, bu adamlar tüm plansızlıklarına, beceriksizliklerine rağmen başarabilirlerdi. Eğer Sayın Cumhurbaşkanımız o gece insanları bu işgal girişimine karşı sokaklara, meydanlara davet etmemiş olsaydı, onun arkasından belediyeler ellerindeki imkanları devreye sokmasaydı, ve halk ölümü göze alıp işgalcilere direnmeseydi bugün bambaşka bir Türkiye de yaşıyor olabilirdik.
Gerçekten halk, Cumhurbaşkanımızın liderliğinde devletine sahip çıkmıştır, bu işgalci güruha ölümüne direnmiştir, ve hala da büyük bir fedakarlık ve azimle meydanlarda olası bir kalkışmaya karşı teyakkuz halini devam ettirmektedir. Yeryüzünde ve tarihte bunun bir benzeri yoktur ve kibir olmasın ama bunu Türk milletinden başkaca yapacak başka bir millet de yoktur.
Ayrıntı: Muhalefet darbe girişimi karşısında nasıl bir sınav verdi?
Doğrusu işin daha rengi belli olmadan MHP Genel Başkanı, açıkça her türlü darbeye karşı olduklarını, bu darbe girişimini asla onaylamadıklarını, seçilmiş hükümetin ve Cumhurbaşkanının yanında olduklarını deklare etmişlerdir. Bu her vatanseverin normal olarak yapması gereken bir şeydir. Ama Türkiye’deki anlamsız ve çok sert olan siyasi atmosferi ve PKK terörü ve FETÖ’nün komploları karşısında muhalefetin daha önce takındığı ikircikli tavrı hatırlayınca, böyle bir olayda da acaba aynı refleksi gösterirler mi diye endişe etmedik değil. CHP ise ancak işin rengi değişip, darbeciler püskürtüldükten sonra soğuk bir ifade ile darbeye karşı olduklarını ifade etmek zorunda kaldılar. Hala parti yöneticilerinden saçma sapan şeyler duymaya devam ediyoruz. Hala FETÖ diyemiyorlar. Taksim de bir miting yaptılar, bu darbeyi kim yapmış, niye yapmış, o miting niye tertip edilmiş anlayan varsa beri gelsin. Ne onca şehitten bahsedildi, ne de bin küsur yaralıdan. Ne bir baş sağlığı, ne bir rahmet okuma ne de bir geçmiş olsun temennisi vardı. Ne vardı, darbeye karışmış askerlerden yakalananlara kötü muamele edilmemesi çağrısı. Gerçekten şaka gibi. İnsan hakkı ihlallerinin en büyüğü bir insanı öldürmektir, ortada 250 şehit var, 1400 yaralı var, bunların haklarının esamesi görünmüyor ana muhalefet liderince, yakalanan katillere nasıl muamele edileceğinin derdinde CHP. Yani CHP ve onun çapsız, kabiliyetsiz lideri bildiğiniz gibi, her zaman olduğu gibi şaşırtmadı bizi. Millete uzak, soğuk, doğrusu biraz da hayal kırıklığı içinde.
Ayrıntı: Sizce istihbarat zafiyeti varmı?
Henüz olay tüm ayrıntılarıyla ortaya çıkmış değil. Ancak sokaktaki vatandaş da soruyor nasıl oldu bu iş diye. Karanlık noktalar var zihnimizi kurcalayan. Saat 16.00 civarında MİT aldığı bir istihbaratı Genel Kurmaya iletiyor. Bu MİT müsteşarına suikast istihbaratı deniyor, tamam öyle olsun, senin bağlı olduğun kurum Başbakanlık, neden sen kendi amirini bilgilendirmiyorsun bu konuda? Efendim her istihbarat tam teyit alınmadan Sayın Başbakan’a iletilmiyor deniyor bu sefer de. Yahu, madem tam teyit almadın, Genelkurmay bakkal dükkanı mı, o zaman orayı neden bilgilendirme ihtiyacı hissediyorsun da kendi amirini bilgilendirmiyorsun? Ondan sonra 18.00 civarında daha güçlü bir istihbarat alınıyor ve Genelkurmay tekrar bilgilendiriliyor, yine Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı bilgilendirilmiyor. Arkasından 20.00 civarında bir darbenin varlığından kesin olarak emin olunuyor ve MİT müsteşarı bizzat Genelkurmay’a gidip bilgilendirme ihtiyacı hissediyor ama yine Başbakan ve Cumhurbakan’ını bilgilendirmiyor. Bu gerçekten skandal ve zafiyet ötesi bir şey. Hükümet eminim ki şu toz duman dağıldıktan sonra bunun hesabını mutlaka soracaktır.
Ayrıca bu arada bütün bu işgal hazırlıkları ve olaylar olurken Emniyet ve Jandarma istihbaratı nerede ve ne ile meşgul henüz kimsenin bildiği yok. Ülkenin Cumhurbaşkanı, darbeyi eniştesinden duyuyor. Bu utanç o ülkenin istihbarat teşkilatlarına yeter de artar bile.
Ayrıntı: Darbe tehlikesi geçti mi?
Hayır geçmedi. İşveren yerli yerinde duruyor sadece iş verdiği taşeron işi beceremedi, eline yüzüne bulaştırdı ve zarar etti. Millet de, devlet de bu iş verenin kim olduğunu iyi biliyor. Ayrıca bu iş verenin bu işin yapımından vazgeçtiğine dair bir emare de görünmüyor. Adamlar suçüstü yakalandılar ve yavuz hırsız misali bu işi nasıl çeviririz derdindeler ve basında, televizyonlarında, dünyanın her yerindeki köpeklerini üstümüze salmış vaziyetteler. Onun için her gün anlı şanlı gazetelerinde, New York Times’da, Washington Post’da, Times’da, Guardian’da, Focus’da, BBC’de, CNN’de, Fox’da, ZDF’de bütün beslemeleri hep bir ağızdan nasıl olurda bu işgal girişimi başarısız olur, neyi yanlış yaptık da beceremedik derdindeler. İnanılmaz bir yalan ve tezviratı dolaşıma sokmuş vaziyetteler. Ne utanmaları vardır nede ahlaki bir sorumlulukları. Demokrasiye müdahale, seçilmiş hükümeti devirmeye kalkmak, seçilmiş Cumhurbaşkanını öldürmeye teşebbüs etmiş olmak, 250’den fazla insanın şehit edilmiş olması, 1400’den fazla insanın yaralanmış olması ve bunların hakları, meclisin, Cumhurbaşkanlığı külliyesinin bombalanmasının hiçbir önemi yok ve bunlar insan hakkı sınıfına da girmiyor bu beslemelere göre. Amerika ve şürekasının anlaşılan bizimle bir hesabı var ve bu hesabı görme konusunda da son derece kararlılar, o yüzden darbe tehlikesi geçmedi.
Batı basının bağımsızlığı, tarafsızlığı vs tamamen bir illüzyon ve göz boyamadır. Batı basını iliklerine kadar ülkelerinin hizmetindedir, istihbaratının ve özel ofislerin kontrolündedir. Hiçbir batı basınında kendi ülkesi aleyhine doğru dürüst bir şey bulamazsınız, bulduğunuz şeylerde devlet içindeki farklı grupların birbirlerinin ayağını kaydırmak için sızdırdıkları ve suya tirit şeylerdir. Bizdeki gibi ihanet basının yüzde birine dahi tahammül edemezler ve anında ortadan kaldırırlar. Basın özgürlüğü vs bizim gibi ülkelerin hükümetlerini baskı altına almak için kullandıkları bir enstrümandır.
Ayrıntı: Bundan sonra bizi ne bekliyor?
Bundan sonra uzun bir süre rahat günlerimiz pek olmayacak gibi. Dediğim gibi Amerika’nın anlaşılan bizimle bir hesabı var ve bu hesabı görme konusunda kararlı. Biz de kararlıyız. Amerika ile örtülü bir savaş hali yaşıyoruz, taşeronlar ve terör örgütleri üzerinden. Amerika sınırlarımızın hemen dibinde, bizim Orta Doğu coğrafyasıyla bütün karasal bağımızı kesecek, ikinci bir terör devletini, ikinci bir İsrail’i kurmak konusunda kararlı görünüyor. Bunu yaparken de yeryüzünün en ahlaksız, en aşağılık eli kanlı terör örgütlerini kullanıyor. DEAŞ’ı, PKK’nin uzantısı PYD’yi kullanıyor. Alemi kör, kendini de çok zeki zannediyor, ama olup biten herşey dünyanın gözü önünde cereyan ediyor ve biz oynanan bu oyunun dibine kadar farkındayız. Amerika’nın ne dostluğu ne de ahlakı vardır, bütün söylemleri sahte ve riyakarca ve samimiyetsizdir. Amerika açıktan terör örgütleriyle iş birliği yapmaktadır ve terör örgütleriyle koyun koyunadır. Biz kime nerde ne silahlar verdiklerini de biliyoruz, ne tür lojistik destek sağladıklarını da. Ama başaramayacaklardır. Biz bir ve bütün olduğumuz sürece, asla başaramayacaklar ve bunu çok iyi bildikleri için FETÖ gibi satılmış vatan haini beslemelerini üzerimize saldılar. Millet bu vatan hainlerine anladıkları dilde cevap verdi, millet bu FETÖ eşkıyalarının suratına tokat vurdu, Amerika’nın yüzü kızardı, dolayısıyla maskenin arkasında kim var millet biliyor.
O nedenle, asla gevşeme ve yılgınlık yok. Belalı bir coğrafyada yaşıyoruz, dünyanın en güzel ülkesinde yaşıyoruz ve burda yaşamanın bir bedeli var, bu bedeli ödemeyi göze almazsak bu coğrafyada rahat edemeyiz. Yüz elli yıllık bir fasıladan sonra tekrar dizlerimizin üstüne doğruluyoruz ve hem dimdik ayakta duralım hem de bu ağrısız sancısız olsun istiyorsak bunun ikisi bir arada olmaz. Ağrı ve sancı olacak ama sonunda biz kazanacağız ve mutlaka bu millet tekrar tarih yapıcı o eski gücüne kavuşacak vesselam.
Ayrıntı: Türkiye 26 yıl sonra bir askeri darbe girişimi yaşadı. 1960 ve 1980 darbelerine bakarsak, bu girişimin farkı neydi?
1960 darbesi, ordu içinde bir klikin oluşturduğu bir cuntanın eliyle gerçekleşti. Bu cuntanın toplumsal bir tabanı kısmen de olsa vardı, CHP tabanının önemli bir kısmı neredeyse darbe duasına çıkmıştı 1960 öncesi. En önemlisi siyasi bir destekçisi vardı. CHP bütün gücüyle darbenin olması için, darbe zemininin oluşması için, elindeki basın, üniversite ve sermaye gücünü de kullanarak gece gündüz çalıştı. Toplum hala köylü bir toplumdu, şehirlerde yaşayanların oranı %25 civarındaydı, iletişim araçları yok denecek kadar azdı, sadece radyo vardı, onun da sınırlı bir erişim gücü vardı ve devletin elindeydi. Yani İstanbul ya da Ankara radyolarını elinize geçirdiğinizde tüm Türkiye’ye hitap edecek gücü de elinize geçirmiş oluyordunuz. Ayrıca cuntacıların en önemli desteklerinden birisi de dış destekti. Amerika ve NATO bu darbeyi tümüyle desteklemişti. Dolayısıyla darbe yapacak ekibin bu güne göre işi çok daha kolaydı. Darbe’nin hiçbir şart altında zaten meşrutiyeti söz konusu olamaz, ancak meşrutiyeti kendinden menkul bu girişim, özellikle o zamanki basını ve okumuş adamların ihanetini de yanına alarak, yoğun bir propaganda ve beyin yıkama faaliyeti ile kendine bir meşrutiyet uydurdu. Bu, tarihimizdeki en önemli kırılmalardan birisidir. Seçilmiş hükümeti ortadan kaldırdı, o hükümetin başbakanı ve bakanlarını idam etti, Demokrat Parti ve mensuplarını, seçmenlerini ağır bir şekilde cezalandırdı. Bu, Türk siyaset hafızasına çok derin bir şekilde kazındı ve bugün bile bu travma siyasi tarihimizde etkisini çok canlı olarak hissettirmektedir. CHP’nin milletten teveccüh görmemesinin en temel sebeplerinden birisidir 1960 darbesi.
1980 darbesi soğuk savaşın en hararetli yıllarında olan ve 1960’dan farklı olarak tüm ordunun emir-komuta zinciri içinde sahiplendiği bir ihtilaldi ve daha çok dış konjektürün içeriye yansımasıydı. NATO ve Doğu Bloku arasındaki soğuk savaş tüm hızıyla devam ediyordu. Türkiye NATO’nun cephe ülkelerinden bir tanesiydi ve çok önemliydi. O yüzden Türkiye’nin Doğu Bloku ile selamlaşması bile NATO’yu ve özelde Amerika’yı ciddi tedirgin etmeye yetiyordu. O nedenle, Amerika NATO eliyle Mao’cusundan, Enver Hocacısına kadar, envai çeşit sol örgütleri kurup beslemiş ve terör ateşini hep canlı tutmuştur 12 Eylül 1980 öncesi. Çok ilginçtir, Türkiye de bugün bile kendisine sol örgüt diyen, bunların içinde DEV-GENÇ, DHKP-C, MLKP de dahil olmak üzere hiçbir sol örgütün o günkü komünist blokla hiçbir ilişkisi yoktu, komünist bloktan ilişki kurduklarını zannedenler, gerçekte o blok içindeki Amerikan ajanları ile ilişki içindeydiler. Yani, bu terör belasıyla, siyasileri ve halkı ciddi bir baskı altına almışlardı, kendi yarattıkları komünizm belası ile halk ciddi şekilde korkutulmuş ve tabiri caizse ordunun bir an önce yönetime el koyması için dua eder hale gelmişti. Mesele, “bizim çocukların” yönetimde olması ve cephe ülkesi olma konusunda herhangi bir gevşeme söz konusu olmamalıydı. 1960 darbesinden farklı olarak ilaveten sadece tek kanallı siyah-beyaz bir televizyonumuz vardı ve zaten terör ve kısır siyasi çekişmelerden bıktırılmış ve neredeyse darbe duasına çıkmaya hazır bir halk vardı. Bütün yaşananların bir kurgu, bir tiyatro olduğunu halkın bilmesine de ihtimal yoktu zaten. En önemlisi, Sayın Cumhurbaşkanımız gibi güçlü siyasi bir lider ve onun peşinden gitmeye hazır bir halk da yoktu. O nedenle kolaylıkla tüm ülke ve anayasal kurumlar kontrol altına alınabildi ve çok çabuk bir yeni düzen oluşturulabildi.
Burda belki şu ayrıntı çok önemli, ne 1960 nede 1980 darbesi ülkenin kurumlarını yok etmeyi, siyasi, ekonomik ve sosyal hayatı yerle bir etmeyi hedeflemediler. Onlar yönetimi ele geçirip, düzenin en az veya sıfır aksaklıkla devam etmesini hedeflemişlerdi. 15 Temmuz’daki hareket darbeden çok bir işgal hareketiydi ve sadece yönetimi ele geçirmeye dönük bir hareket değil, tam bir yabancı işgal gücü gibi, ülkeyi tüm kurum ve kurulularıyla felç etmeye dönük bir hareketti. Onun için rahatlıkla sokaktaki masum insanlara acımasızca ve ahlaksızca kurşun yağdırabildiler, gözlerini kırpmadan cinayet işleyebildiler. 1960 ve 1980 darbeleri her ne kadar dış güçlerle işbirliği halinde olsa da belli bir oranda yereldi. 15 Temmuz hareketinin içindeki güruh hiçbir şekilde yerli değildi. Bu ülkeye, bu topraklara, bu ülkenin kutsallarına, yada bu ülkeyi bizim yapan hiçbir değere saygıları yoktu. O yüzden yabancı bir ordunun askeri gibi davrandılar. Çünkü, ne bir ahlaki, ne bir vijdani, ne bir dini yada milli hiçbir aidiyet hissetmiyorlardı, o yüzden de mesela Amerikan ordusunun bir askeri gibi davranabildiler. Katlettiği insanlarla hiçbir ortak değeri olmayan, kutsalına saygı duymayan, sevdikleri sevdiği, üzüldükleri üzüldüğü şeyler olmadığı için bir işgal girişimi diyorum. En vahimi de, eğer başarılı olsalardı, bu hareket sonunda hedeflenen mesela daha iyi bir Türkiye vs değildi. Hedeflenen ilk etapta genelde dış güçlerin özelde Amerika’nın buradaki çıkarlarına uygun olarak pozisyon almak ve Amerika’ya verilen baş ağrısının bir an önce elimine edilmesini sağlamaktı. Bunu nerden mi çıkarıyorum? Eğer bu eşkıya güruhunun genel kurmayın fax’ından gönderdikleri bildirinin ‘ğ’ maddesine bakarsanız ne dediğimi iyi anlarsınız.
Bir başka önemli farklılık, bu işgal girişimi her ne kadar ordu içinde bir grup tarafından yapılmış olsada, bu grubun normal bir ordu’da olması gereken alt-üst hiyerarşisi içinde olmadığı, bir astsubayın bir generale emir verebildiği, herkesin sivil bir amir (abi) tarafından sevk ve idare edildiği, bunların hepsinin de toptan dışarıda bir takım daha üst seviye abiyle irtibatlı olduğu ve en nihayetinde ise, Pennsilvania’da ikamet eden, orayı Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesine çevirmiş, şizofren, hastalıklı ve şeytani bir adamın iki dudağı arasına bakıyor olmaları. Bu adam yıllardır tabiri caizse Amerika’nın kucağında oturmakta, CIA ve FBI’ın kontrolünde, tamamen Amerikan ve İsrail çıkarlarına hizmet eden, adı ve doğduğu memleketten başka bu ülke ile hiçbir bağı kalmamış, ancak tüm insan ve sermaye kaynağını bu ülkeden devşiren tam bir ihanet odağı. Tarihte bu kapsamda bir ihanet var mı ben bilmiyorum ama doğrusu olduğuna da pek ihtimal vermiyorum.
Ayrıntı: Peki kim bu adamlar?
Bu adamın cismani olarak kim olduğu belli. Erzurumlu, ilkokul mezunu, belli bir süre medrese tahsili almış, taa gençlik yıllarından beri psikolojik problemleri olan, hastalıklı, şizofren, ancak iyi hitabeti olan, insanları etkileyebilen, ağlak bir adam. Bizim insanımız gerçekten yumuşak yürekli, çok merhametli bir millet. Sıradan Türk filmlerinde bile acıklı bir sahne görse gözleri yaşaran bir milletten bahsediyoruz. Hele hele konu Efendimiz (SAV) yada sahabe efendilerimizden birisinin hayatından bir an ise, ağlamamak mümkün mü? Bizim milletimiz ağlayan bir insanın bunu bir proje’nin gereği olarak yaptığını göremez, aklına bile getirmez, çünkü kendisi hesapsızdır, gerçekten yüreği sızladığı için yapmaktadır. Bu adam, milletin bu özelliğini iyi biliyor. O yüzden bu rolü çok başarılı oynuyor ve bir anda arkasında ciddi bir hayran kitlesi oluşuyor. Zaten tahminim batılı güçlerin de bu adamı keşfetmesi o zamanlara dayanıyor. 1960’ların sonları tahmin ediyorum. Zaten hastalıklı bir kişilik, güç hastası, cahil, oynanan uluslararası oyunu hele o zamanlar ne anlayacak, nede idrak edecek ne birikimi nede kapasitesi olan bir adam. Komünizmin bir heyula olarak kitleleri korkuttuğu, çoğu insanın komünizmle savaşta gönüllü yazıldığı yıllar. Bu zat da komünizmle mücadele derneklerine giden, onunla savaşmaya gönüllü yazılmış, tabiri caizse soğuk savaş yıllarında Amerikan propaganda makinasının aklını ve fikrini aldığı bir adam. Büyük ihtimalle ilk başlarda çok kutsal bir iş yaptığına inanan o yüzden de kendisini bir proje olarak hazırlayan ekiple çok uyumlu çalışan bir adam. Tabi bu adama bir proje olarak yaklaşanlar zaman içinde adamın tüm yetenekleri ve zaaflarını da öğreniyorlar ve nasıl kullanacaklarını ve yöntemlerini de geliştiriyorlar. İşte ondan sonra her şey gözlerimizin önünde cereyan etti. Okullar, üniversite hazırlık kursları, ticaret, holdingleşme, televizyon kanalları, gazeteler, dergiler, üniversiteler, banka vs, dünyanın dört bir tarafına yayılmış bir imparatorluk. Mali büyüklüğünün toplamda 150 Milyar Amerikan Dolar’ına ulaştığı bir yapıdan bahsediyoruz. Olay, sıradan Anadolu çocuklarıyla başlamış ama kar topunun büyüyüp geçtiği her yerde pis-temiz, kirli ne varsa bünyesine aldığı gibi büyüyen ve büyüdükçe de kontrolü zorlaşan ve daha çok kirlenen bir yapı. Ama bu millete bu kirli yapının sadece, dünyanın ücra bir köşesinde bir okulda, safiyane duygularla dervişane bir hayat yaşayan, bütün hayatını eğitime, Türk kültürünün taşıyıcısı 10 ve 11 yüzyıllardaki Anadolu erenleri, dervişleri gibi İslam’a adanmış adamlar kısmını gösterdiler. Yada öyle anlamamızı, algılamamızı sağladılar. Halbuki aynı okullardaki CIA ajanlarını, müfredatı Amerikalıların hazırladığını, bulundukları ülkelerde Türkiye’den çok Amerikan menfaatlerinin takipçisi olduklarını, Türk kültürü ve İslam diye bir dertlerinin olmadığını bu milletten hep gizlediler.
Zaman içinde anladığım kadar yapılmış olan hatalar, hırsızlıklar vs’de bu proje kapsamında görmezden gelinmiş ama bir yerlere yazılmış ve nihayetinde bir yumuşak karın oluşturulup, yeri geldiğinde şantajla, yeri geldiğinde havuç ile yeri geldiğinde sopa ve tehdit ile tamamen teslim alınmış. Adam zaten böyle bir projeye gönüllü yazılmaya hazır, diğerleri de dediğim gibi uysa da uymasa da bu projede yerlerini almışlar.
Daha önce bu yapıyı farkedip ayrılanlar oldu ama çok önemsiz bir sayıdaydı ve insanlar henüz bu yapıyı tam olarak anlayamadıkları, eğitim gönüllüsü dindar insanlar olarak algıladıkları için bir anlam verememişlerdi. Bürokrasi içinde hızla örgütlenip, çoğu zaman bir takım kumpaslarla bir takım adamların ayaklarını kaydırıp, onların boşalttıkları makamları tabiri caizse çekirge sürüsü gibi işgal etmeye başladıklarında bürokrasi uyanmaya başladı ve ondan sonra nasıl oluyor da tüm sınavlardan bu adamların çocukları başarılı oluyor soruları sorulmaya başlandı. Arkasından 17-25 Aralık 2013 ve sonrası. Devlet ilk defa ciddi olarak bu yapının çok masum bir yapı olmadığını, o eğitime adanmış dindar insanlar maskesi arkasında, tamamen batı menfaatlerine göre programlanmış, acımasız, hak hukuk, din iman tanımayan, çok uluslu bir ihanet şebekesi olduğunu gördü. Gördü de, boyutunu bir türlü kavrayamadı, ahtopotun kolları gibi onlarca-yüzlerce kolu olan, hayatın her alanına el atmış ve orada kökleşmiş, kanserli bir ur gibi her tarafı sarmış, devletin ve sosyal-ticari hayatın kılcallarına kadar sızmış, ve oradan belli bir hiyerarşi dahilinde ispiyonculuk, ajanlık yapan, vatanına, milletine yabancılaşmış ve kendi kısır menfaatleri için ülkeyi ateşe atmaktan çekinmeyen hastalıklı, robotik yapıda, mankurtlaşmış, kamikaze tipler her yeri sarmış. Ayrıca, devlet bu yapının arz ettiği tehlike konusunda da bir türlü ortak bir fikir oluşturamamış. Sayın Cumhurbakan’ımızın dışında olaya tam olarak sahiplenen bile olmamış doğrusu.
Ayrıntı: Bu kalkışma bekleniyor muydu?
Doğrusu, 17-25 Aralık 2013’ü ve sonrasını gördükten sonra kendi adıma bu adamların bir çılgınlık edebileceklerini düşünüyordum. Ancak herkes gibi, hatta, MİT TIR’larındaki ihaneti de görmüş olmamıza rağmen, bu adamların en nihayetinde bu toprakların çocukları olduklarını, anaları, babaları, akrabaları, çocukları bu ülkede yaşıyor, bu utancı, bu ihaneti hiç değilse bunlara yaşatmayı göze alamazlar diye de iyimser düşünüyorduk. Ancak, televizyonlarından, gazetelerinden, radyolarından bu yapı adına konuşan adamların gözü dönmüşlüğü, yurt dışındaki yıkıcı ve çok şedit düşmanca lobi faaliyetleri, özelde Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan’a, genelde Türkiye’ye olan düşmanlıklarını bırakın gizlemeyi, bu ülkenin tarihsel düşmanlarının bile göze alamayacağı bir boyuta taşımış olmaları, doğrusu her an büyük bir ihaneti göze alabilecekleri konusunda bizleri endişelendiriyordu.
Ayrıntı: Peki ne adına bu ihaneti yaptılar?
Burası gerçekten çok ilginç. Bu yapıyı kimlerin ne için besleyip büyüttüğü belli. Bu yapıyı besleyen, büyüten, bu yapıya strateji çizen, kullanan çok açık olarak Amerika. Amerika sıradan bir ülke değil, bir dünya devleti, her yere burnunu sokan, bunu ekonomik ve siyasi çıkarları için yaptığı kadar, zaman zaman yönetimdeki adamların sakat din ve mistik anlayışlarına paralel olarak, neocon çetesinde gördüğümüz gibi, dini bir saik’le ve inançla da yapabilmektedir.
Türkiye de sıradan bir ülke değil. Şu anda dünya siyaset sahnesinde emperyal tecrübesi olan, medeniyet kurucu vasfı olan üç-beş ülkeden birisi. Ayrıca, yaklaşık elli kadar halkı Müslüman olan ülke arasında, hem sosyal, hem de ekonomik olarak en gelişmiş ülke. Dolayısıyla, ülkedeki yönetim ve Türkiye ile olan ilişkileri ne olursa olsun, bu ülke halklarının yüzü büyük ölçüde Türkiye’ye dönüktür. Yani Türkiye bir umut, bir rol model. Bu, özellikle AK Parti hükümetleri döneminde Sayın Cumhurbaşkanımızın özel gayretleri ile iyice pekişmiş, Recep Tayyip Erdoğan bu ülkelerin halkları gözünde Müslümanların yüz akı, Müslümanların kurtuluşu için bir umut ve liderdir. O nedenle, Recep Tayyip Erdoğan’ın kişisel etki alanı doğrusu Türkiye’nin bu ülkelerdeki, ülke olarak etki alanından daha fazladır. Bu haliyle Amerika’nın menfaatlerine ve hesaplarına çok uygun bir şey değil. Onun için batı basınında, özelde Recep Tayyip Erdoğan’ın, genelde Türkiye’nin şeytanlaştırılması, yalan ve iftira bombardımanına tutulması tesadüf değildir ve çok açık olarak Amerika’nın orkestra şefliğinde yürütülmektedir.
Amerika’nın bizim yaşadığımız coğrafya olan Orta Doğu ve Doğu Akdeniz bölgesinde de ciddi siyasi ve ekonomik çıkarları vardır ve Amerika tarih sahnesine güçlü olarak çıktığı günden beri bu bölgede vardır. Burada Amerika’yı hayati derecede ilgilendiren üç tane çok önemli şey vardır. Birincisi İsrail, ikincisi Petrol, üçüncüsü de enerji hatlarının geçiş yolu olmasıdır. Dolayısıyla, Amerika’nın bu menfaatlerine tehdit oluşturabilecek herhangi bir devlet ya da yapılanma Amerika için öncelikli olarak bertaraf edilmesi gereken bir tehdittir. Ha, bu tehdit aynı ittifak içinde yer aldığı sözde müttefik ülkeymiş vs bunların çok bir kıymeti yoktur. Amerika için tek bir şey önemlidir, o da kendi çıkarlarıdır.
Açıkca, Türkiye Amerika’nın kontrol edebildiği ülkelerden birisi değildir ve özellikle 2007’den beri bundan ciddi olarak kaygı duymaktadır. Türkiye eskisi gibi Amerika’nın her isteğine olumlu cevap veren, Amerika’nın menfaatlarını önceleyen bir ülke değildir. Bu nedenledir ki, içeride, dışarıda Amerika’ya göbekten bağlı, basın-yayın, dernek, vakıf, siyasi parti, sivil toplum örgütü görünümü altında faaliyet gösteren tüm Amerikan beslemeleri Türkiye’ye ve bu konuda çıban başı gördükleri Sayın Cumhurbaşkanımıza saldırıya geçmiştir. Bu beslemelerin başında da FETÖ gelmektedir. Amerika bu adamları bunca yıldır beslemektedir, artık diyet ödeme zamanıdır ve o saikle bu adamlar böyle bir ihanete gönüllü asker yazıldılar. Ancak, o kadar kibirli ve güç zehirlenmesi yaşıyorlardı ki, o kadar bu ülkeye ve topraklara yabancılaşmışlardı ki, bu ülkenin nasıl bir potansiyel barındırdığını unutmuşlardı. Nasıl bir lider’e sahip olduğunu da anlaşılan çok hesap etmemişler. O yüzden de yerle yeksan oldular ve Allah onları rezil etti, iki dünyaları da harap oldu.
Ayrıntı: Çok güçlü bir yapıyla mı karşı karşıyayız?
Doğrusu bu işgal girişiminin ardından devletin bir refleks olarak kendini korumak ve arınmak adına işten el çektirdiği insanlara ve bunların işgal ettiği sivilde, mülkiyede, adliyede, orduda ve emniyetteki makamlara bakınca gerçekten devletin kılcallarına kadar sızdıkları anlaşılıyor. Ayrıca, basın-yayın da, eğitimde, ticarette, yada ekonominin tüm alanlarında nasıl örgütlendiklerini öğrendikçe insan iyi ki böyle bir çılgınlığa kalktılar ve kendilerini tümüyle deşifre ettiler diyesi geliyor. Yoksa normal hukuk kuralları ve böyle suya tirit mücadele yöntemleriyle bu yapıyı deşifre edip temizlemek mümkün değildi. Tabi olay çok üzücü, yüzlerce masum insanımız bu katiller tarafından şehit edildiler, yüzlercesi yaralandı, toplumsal olarak çok büyük bir badire atlattık ve Allah’a binlerce kez hamd olsun ki, bu belayı Sayın Cumhurbaşkanımızın dirayetli liderliği, milletimizin destansı yürekliliği ve fedakarlığı ve Rabb-u Rahim’in merhametiyle atlatabildik.
Ayrıntı: Örgüt devletin, ordunun içinde nasıl bu kadar güçlenebildi?
Yapı önceleri kendini eğitimle, öğretimle uğraşan, dindar, hak ve hukuk konusunda hassas, çalışkan, gayretli, fedakar, vatanını, milletini seven, Anadolu çocuklarının bir hareketi olarak pazarladı ve bunda da büyük ölçüde başarılı oldu. Sonra, yurt dışına açıldı, adını bile bilmediğimiz ülkelerde Türk bayrağını dalgalandırdı ve Türkçe olimpiyatlarında olduğu gibi biz buralarda Türkçe öğretiyoruz işte de ispatı diye tüm milletimizin gururunu okşayan organizasyonlar yaptı ve hepimiz bu illüzyona kapıldık. Halbuki, o Türkçe olimpiyatlarına getirilenlerin bir avuç özel yetiştirilmiş sadece bir şarkı ve bir şiir ezberletilmiş çok sınırlı sayıda çocuk olduğunu, öyle aman aman bir Türkçe öğretilmediğini, eğitimin İngilizce yapıldığını, eğitimin hiçbir yerinde ne Türkçe’nin nede Türkiye’nin bir önceliğinin ve öneminin olmadığını hep gizlediler.
Önceleri On dört- on beş yaşlarında dershanelere ve kolejlere, daha sonra ana okulundan başlayarak bu yapıya aldıkları çocukları, yaz tatillerinde bile yaz kampları bahanesi ile on iki ay çok yoğun bir beyin yıkama ve mankurtlaştırma operasyonuna tabi tuttular. Bunlardan iyice mankurtlaştırdıklarından emin olduklarını çaldıkları sorularla bu ülkenin polis okullarına, askeri liselerine, veya akademilerine, adliyesine, devlet kurumlarına yerleştirdiler. Herkes bunların maskesi olan masum yüzlerini, eğitime, öğretime adanmışlıklarını, vatan sever, dindar maskelerini gördüğü için bunların böyle bir haince organizasyonun içinde olabileceklerine ihtimal vermedi. Doğrusu AK Parti hükümetleri de 17-25 Aralık 2013 operasyonuna kadar göremedi. Görmeye başladığında da zaten iş işten geçmişti. Yoğun olarak 1984 ANAP iktidarından başlayarak ama tüm hükümetleri bir şekilde kullanarak bugünkü güçlerine ulaşmayı becerebildiler. Artık, kendilerine kayıtsız şartsız itaat eden, beyinleri, hayatları, evlilikleri, meslek seçimleri, her şeyleri, o okullarda, yaz kamplarında formatlanmış, mankurtlaşmış, bir takım yabancı güçlerin emrine girmiş, kendi doğup büyüdükleri, ekmeğini yiyip suyunu içtikleri, anaları, babaları, ataları bu topraklarda doğmuş, büyümüş, belki de bu vatan için canlarını vermeye hazır bu insanların çocuklarından bir hainler ordusu oluşturmayı becerdiler. Buna herkes şöyle veya böyle katkı verdi, kimse elini yıkayıp kenara çekilemez. Ancak en acı olan, bu adamların maskeleri düştükten sonra bile bunlara destek verenlerin olması, işte onların savunacak bir mazeretleri yoktur, millet dinlemeyecektir de.
Ayrıntı: Girişimin başarısız olmasının temel nedenleri nelerdir?
Öncelikle bu adamların gadrine, zulmüne uğramamış hemen hemen hiç kimse yok. Yani tüm güçlerine rağmen, dostları kadar, ciddi bir düşman da biriktirmişler, düşmanları da çok. O yüzden böyle bir işgal girişimine kalkıştıklarında herkes, tabi, haydi önden buyurun biz de arkanızdan geliyoruz demediler. Yani ordu içinde öyle aman aman bir destek bulamadılar.
İkincisi, bu yerli bir hareket değildi, bu açıkça Amerika’nın planladığı ve bunları da taşeron olarak kullandığı ve en büyük faydayı yine kendisinin beklediği, yabancı bir işgal girişimidir. Ordu içinde vatanını seven, bu millet ve topraklar için canını seve seve verecek yüz binlerce temiz süt emmiş vatan evladı vardır ve bunlar ezici çoğunluktadırlar. Bunlar bu kalkışmanın bu ülkenin bölünmesine, parçalanmasına yol açabileceğini ve hareketin kimim adına yapıldığını fark ettiler.
Üçüncüsü, şimdi anlıyoruz ki ciddi planlama ve uygulama hatası yaptılar. Halka, masum insanlara silah çektiler, yüzlerce insanı ya şehit ettiler, ya da yaraladılar. Ülkenin en önemli kurumlarını, özel harekâtı, Türkiye Büyük Millet Meclisini, Ankara Emniyet Müdürlüğünü, Cumhurbaşkanlığı Külliyesini, fütursuzca, gözü dönmüş bir şekilde bombaladılar. Cumhurbaşkanımızı ve Başbakanımızı öldürmek istediler. Dolayısıyla bu sıradan bir darbe değil, bu ülkeyle kimin ne hesabı varsa, onlar adına bu ülkeye hesap kesmeye kalktılar. Onlar adına bu ülkeyi işgal etmek istediler, Amerika’nın ve diğer ülkelerin bu ülkede şekvacı oldukları adamları ortadan kaldırmaya kalkıştılar. Bu da bu adamların nasıl bir Türkiye vaadettiklerinin en önemli göstergesiydi ve halk müthiş bir öfke duydu, eksik olan bu öfke ve nefreti darbe karşıtı enerjiye dönüştürecek liderlikti, o da Sayın Cumhurbaşkanımızın devreye girmesiyle tamamlanmış oldu. Buraya kadar bu adamların planlama, hesap ve strateji hatalarıydı. Bir de madalyonun öteki yüzü var.
Daha önceki darbelerde de ülke boş değildi, bu ülkede insanlar yaşıyordu, halk vardı yani. Ama o zamanlarda olmayan şey, bu defa bir liderin ve bu liderin arkasında ölümü göze alan bir halkın olmasıdır. Eğer Tayyip Erdoğan gibi bir lider olmasaydı, bu adamlar tüm plansızlıklarına, beceriksizliklerine rağmen başarabilirlerdi. Eğer Sayın Cumhurbaşkanımız o gece insanları bu işgal girişimine karşı sokaklara, meydanlara davet etmemiş olsaydı, onun arkasından belediyeler ellerindeki imkanları devreye sokmasaydı, ve halk ölümü göze alıp işgalcilere direnmeseydi bugün bambaşka bir Türkiye de yaşıyor olabilirdik.
Gerçekten halk, Cumhurbaşkanımızın liderliğinde devletine sahip çıkmıştır, bu işgalci güruha ölümüne direnmiştir, ve hala da büyük bir fedakarlık ve azimle meydanlarda olası bir kalkışmaya karşı teyakkuz halini devam ettirmektedir. Yeryüzünde ve tarihte bunun bir benzeri yoktur ve kibir olmasın ama bunu Türk milletinden başkaca yapacak başka bir millet de yoktur.
Ayrıntı: Muhalefet darbe girişimi karşısında nasıl bir sınav verdi?
Doğrusu işin daha rengi belli olmadan MHP Genel Başkanı, açıkça her türlü darbeye karşı olduklarını, bu darbe girişimini asla onaylamadıklarını, seçilmiş hükümetin ve Cumhurbaşkanının yanında olduklarını deklare etmişlerdir. Bu her vatanseverin normal olarak yapması gereken bir şeydir. Ama Türkiye’deki anlamsız ve çok sert olan siyasi atmosferi ve PKK terörü ve FETÖ’nün komploları karşısında muhalefetin daha önce takındığı ikircikli tavrı hatırlayınca, böyle bir olayda da acaba aynı refleksi gösterirler mi diye endişe etmedik değil. CHP ise ancak işin rengi değişip, darbeciler püskürtüldükten sonra soğuk bir ifade ile darbeye karşı olduklarını ifade etmek zorunda kaldılar. Hala parti yöneticilerinden saçma sapan şeyler duymaya devam ediyoruz. Hala FETÖ diyemiyorlar. Taksim de bir miting yaptılar, bu darbeyi kim yapmış, niye yapmış, o miting niye tertip edilmiş anlayan varsa beri gelsin. Ne onca şehitten bahsedildi, ne de bin küsur yaralıdan. Ne bir baş sağlığı, ne bir rahmet okuma ne de bir geçmiş olsun temennisi vardı. Ne vardı, darbeye karışmış askerlerden yakalananlara kötü muamele edilmemesi çağrısı. Gerçekten şaka gibi. İnsan hakkı ihlallerinin en büyüğü bir insanı öldürmektir, ortada 250 şehit var, 1400 yaralı var, bunların haklarının esamesi görünmüyor ana muhalefet liderince, yakalanan katillere nasıl muamele edileceğinin derdinde CHP. Yani CHP ve onun çapsız, kabiliyetsiz lideri bildiğiniz gibi, her zaman olduğu gibi şaşırtmadı bizi. Millete uzak, soğuk, doğrusu biraz da hayal kırıklığı içinde.
Ayrıntı: Sizce istihbarat zafiyeti varmı?
Henüz olay tüm ayrıntılarıyla ortaya çıkmış değil. Ancak sokaktaki vatandaş da soruyor nasıl oldu bu iş diye. Karanlık noktalar var zihnimizi kurcalayan. Saat 16.00 civarında MİT aldığı bir istihbaratı Genel Kurmaya iletiyor. Bu MİT müsteşarına suikast istihbaratı deniyor, tamam öyle olsun, senin bağlı olduğun kurum Başbakanlık, neden sen kendi amirini bilgilendirmiyorsun bu konuda? Efendim her istihbarat tam teyit alınmadan Sayın Başbakan’a iletilmiyor deniyor bu sefer de. Yahu, madem tam teyit almadın, Genelkurmay bakkal dükkanı mı, o zaman orayı neden bilgilendirme ihtiyacı hissediyorsun da kendi amirini bilgilendirmiyorsun? Ondan sonra 18.00 civarında daha güçlü bir istihbarat alınıyor ve Genelkurmay tekrar bilgilendiriliyor, yine Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı bilgilendirilmiyor. Arkasından 20.00 civarında bir darbenin varlığından kesin olarak emin olunuyor ve MİT müsteşarı bizzat Genelkurmay’a gidip bilgilendirme ihtiyacı hissediyor ama yine Başbakan ve Cumhurbakan’ını bilgilendirmiyor. Bu gerçekten skandal ve zafiyet ötesi bir şey. Hükümet eminim ki şu toz duman dağıldıktan sonra bunun hesabını mutlaka soracaktır.
Ayrıca bu arada bütün bu işgal hazırlıkları ve olaylar olurken Emniyet ve Jandarma istihbaratı nerede ve ne ile meşgul henüz kimsenin bildiği yok. Ülkenin Cumhurbaşkanı, darbeyi eniştesinden duyuyor. Bu utanç o ülkenin istihbarat teşkilatlarına yeter de artar bile.
Ayrıntı: Darbe tehlikesi geçti mi?
Hayır geçmedi. İşveren yerli yerinde duruyor sadece iş verdiği taşeron işi beceremedi, eline yüzüne bulaştırdı ve zarar etti. Millet de, devlet de bu iş verenin kim olduğunu iyi biliyor. Ayrıca bu iş verenin bu işin yapımından vazgeçtiğine dair bir emare de görünmüyor. Adamlar suçüstü yakalandılar ve yavuz hırsız misali bu işi nasıl çeviririz derdindeler ve basında, televizyonlarında, dünyanın her yerindeki köpeklerini üstümüze salmış vaziyetteler. Onun için her gün anlı şanlı gazetelerinde, New York Times’da, Washington Post’da, Times’da, Guardian’da, Focus’da, BBC’de, CNN’de, Fox’da, ZDF’de bütün beslemeleri hep bir ağızdan nasıl olurda bu işgal girişimi başarısız olur, neyi yanlış yaptık da beceremedik derdindeler. İnanılmaz bir yalan ve tezviratı dolaşıma sokmuş vaziyetteler. Ne utanmaları vardır nede ahlaki bir sorumlulukları. Demokrasiye müdahale, seçilmiş hükümeti devirmeye kalkmak, seçilmiş Cumhurbaşkanını öldürmeye teşebbüs etmiş olmak, 250’den fazla insanın şehit edilmiş olması, 1400’den fazla insanın yaralanmış olması ve bunların hakları, meclisin, Cumhurbaşkanlığı külliyesinin bombalanmasının hiçbir önemi yok ve bunlar insan hakkı sınıfına da girmiyor bu beslemelere göre. Amerika ve şürekasının anlaşılan bizimle bir hesabı var ve bu hesabı görme konusunda da son derece kararlılar, o yüzden darbe tehlikesi geçmedi.
Batı basının bağımsızlığı, tarafsızlığı vs tamamen bir illüzyon ve göz boyamadır. Batı basını iliklerine kadar ülkelerinin hizmetindedir, istihbaratının ve özel ofislerin kontrolündedir. Hiçbir batı basınında kendi ülkesi aleyhine doğru dürüst bir şey bulamazsınız, bulduğunuz şeylerde devlet içindeki farklı grupların birbirlerinin ayağını kaydırmak için sızdırdıkları ve suya tirit şeylerdir. Bizdeki gibi ihanet basının yüzde birine dahi tahammül edemezler ve anında ortadan kaldırırlar. Basın özgürlüğü vs bizim gibi ülkelerin hükümetlerini baskı altına almak için kullandıkları bir enstrümandır.
Ayrıntı: Bundan sonra bizi ne bekliyor?
Bundan sonra uzun bir süre rahat günlerimiz pek olmayacak gibi. Dediğim gibi Amerika’nın anlaşılan bizimle bir hesabı var ve bu hesabı görme konusunda kararlı. Biz de kararlıyız. Amerika ile örtülü bir savaş hali yaşıyoruz, taşeronlar ve terör örgütleri üzerinden. Amerika sınırlarımızın hemen dibinde, bizim Orta Doğu coğrafyasıyla bütün karasal bağımızı kesecek, ikinci bir terör devletini, ikinci bir İsrail’i kurmak konusunda kararlı görünüyor. Bunu yaparken de yeryüzünün en ahlaksız, en aşağılık eli kanlı terör örgütlerini kullanıyor. DEAŞ’ı, PKK’nin uzantısı PYD’yi kullanıyor. Alemi kör, kendini de çok zeki zannediyor, ama olup biten herşey dünyanın gözü önünde cereyan ediyor ve biz oynanan bu oyunun dibine kadar farkındayız. Amerika’nın ne dostluğu ne de ahlakı vardır, bütün söylemleri sahte ve riyakarca ve samimiyetsizdir. Amerika açıktan terör örgütleriyle iş birliği yapmaktadır ve terör örgütleriyle koyun koyunadır. Biz kime nerde ne silahlar verdiklerini de biliyoruz, ne tür lojistik destek sağladıklarını da. Ama başaramayacaklardır. Biz bir ve bütün olduğumuz sürece, asla başaramayacaklar ve bunu çok iyi bildikleri için FETÖ gibi satılmış vatan haini beslemelerini üzerimize saldılar. Millet bu vatan hainlerine anladıkları dilde cevap verdi, millet bu FETÖ eşkıyalarının suratına tokat vurdu, Amerika’nın yüzü kızardı, dolayısıyla maskenin arkasında kim var millet biliyor.
O nedenle, asla gevşeme ve yılgınlık yok. Belalı bir coğrafyada yaşıyoruz, dünyanın en güzel ülkesinde yaşıyoruz ve burda yaşamanın bir bedeli var, bu bedeli ödemeyi göze almazsak bu coğrafyada rahat edemeyiz. Yüz elli yıllık bir fasıladan sonra tekrar dizlerimizin üstüne doğruluyoruz ve hem dimdik ayakta duralım hem de bu ağrısız sancısız olsun istiyorsak bunun ikisi bir arada olmaz. Ağrı ve sancı olacak ama sonunda biz kazanacağız ve mutlaka bu millet tekrar tarih yapıcı o eski gücüne kavuşacak vesselam.













Hocama Teşekkür ediyorum.rnBu hainlerin bir daha böyle bir kalkışmaya cesaret edememeleri için İDAM başta olmak üzere caydırıcı tedbirlerin alınması noktasında yapılan/yapılacak bilimsel çalişmalarınızın okuyucularla paylaşılması hem yetkilileri harekete geçirme hem de sonuç alınana kadar halkın taleplerinin gündemde kalması yönünde faydalı olacağını düşünüyorum.