
Uhud Savaşı hazırlıkları ve savaş planı yapılırken Hz. Peygamber (s.a.v.), 50 okçuyu Uhud Dağı’nın güneyinde bir tepeye yerleştirir ve onlara: “Bizim yenildiğimizi veya zafer kazandığımızı, hatta savaşın sona erdiğini ve ganimet paylaşıldığını dahi görseniz burayı terk etmeyeceksiniz.” diye emir verir. Tepe, düşmanın arkadan dolanıp iki cepheli bir saldırıya maruz kalmamak için önemli bir güvenlik noktasıdır. Ancak müşrik ordusunun geri çekildiğini görünce, az bir kısmı hariç okçular tepeyi terk eder. Henüz Müslüman olmamış olan ünlü kumandan Halid bin Velid bunu hemen fark eder. Tepenin birçok okçu tarafından terk edildiğini görür ve arkaya dolanıp saldırır. Bu saldırı savaşın kaderini değiştirir ve kazanılmış zafer; içlerinde Hz. Hamza (r.a.) ve Musab bin Umeyr (r.a.) gibi isimlerin de olduğu birçok sahabenin şehit olmasıyla sonuçlanır. “Okçular Tepesi” o gün bugündür emre itaatin, kritik zamanlarda duruşunu bozmamanın, sadakatten vazgeçmemenin vb. sembolü olur. Bu sembol sadece maddi bir duruma işaret etmekle kalmaz, manevi bir sorumluluğun da göstergesi olur.Bugünlerde siyaset sahnesindeki olası kıpırdanışları ve sonuçlarını okumaya çalışanlar, özellikle Milli Görüş geleneği üzerinden okuma yapanlar, “Okçular Tepesi” metaforunu iki taraflı olarak (hem iktidar kanadı hem muhalefet kanadı) sık kullanıyorlar. Geçenlerde Fehmi Çalmuk, politikadam.com’da “Neler Oluyor Hayatta (1-2-3)” başlıklı üç yazı yazdı. İkincisine “Uhud’un Çocukları” başlığını ekledi. Meraklısına okumalarını tavsiye edeceğim bu seri, belki yarınların siyasetine alternatif bir öngörü olabilir. Aynı metaforu MHP adına konuşan bazı isimler de kullanmıştı. Elazığ milletvekili de ne pahasına olursa olsun Bahçeli’nin liderliğine sadakat gösterilmesi gerektiğini anlatırken bu metaforu, “Okçular Tepesi boş değil, ne pahasına olursa olsun Okçular Tepesi’ni terk etmeyeceğiz.” diyerek kullanmıştı. “Okçular Tepesi” dendiğinde bütün dikkat tepeye yönelse de diğer bir iddia da Hz. Peygamber ve ordusu üzerinden hakkın ve hakikatin temsilcisi olma iddiasıdır. Peki, bu iddia ne kadar doğrudur? O gün için el hak doğrudur; zira ordu İslam’ın ordusudur ve ordunun başında Allah’ın Resulü vardır. Peki ya bugün bu metaforu kullananlar; hareket, parti, grup, ne dersek diyelim, içinde bulundukları oluşumu eleştirilemez kabul ettirmek için mi bu metafora sarılıyor? Eğer kendileri için sadakat ortaya koymaya yönelik benzerlik amaçlı kullanılıyorsa olabilir ve kendilerini bağlar. Ancak bunu kendilerinin dışında, başkalarının durumuna yönelik bir itaatsizlik iması maksadıyla kullanırlarsa bu çok ağır bir iddia olur. İşte o zaman bu iddia, tehlikeli bir kılıca dönüşür. Maazallah, bu kılıç hızla insanın kendini de kesebilecek bir ihtimalle bilinmeye başlar.Malum, bugünler çok ağır iddia sahiplerinin kendi iddialarına yenildiği günler. Bugünlerde kimse, özellikle politik sahnede, durduğu yerle ilgili sarsılmaz bir güven vermiyor. Dün durduğu yeri terk eden, terk edene… Artık siyaset ve güven yan yana gelmiyor. Vatandaş, siyasete olan güvenini ve siyasete yüklediği umudu yitirmiş durumda. Politik sahnenin güven bunalımı yaşadığı bugünlerde hangi metafor kullanılırsa kullanılsın, vatandaş nazarında hiçbir inandırıcılığı yok. Çünkü vatandaş, içine düşürüldüğü dar boğazdan çıkacağı somut çözümler bekliyor. Velhasıl, politik menfaat; birini diğerinden ayırmaksızın her metaforu, hatta kutsalı kullanmakta bir beis görmüyor. Bu aslında politik aktörlerin köşeye sıkıştığının bir göstergesidir. Sağlam ve güçlü dinamiklerle, aklıselim bir şekilde vatandaştan karşılık bulamadıkları için böylesi yollara başvuruyorlar. Tıpkı söylediğine kendi de inanmayıp yemine başvuran kişinin durumu gibi!








