
Stand up, bir komedyenin sahnede tek başına, genellikle doğrudan izleyicilerle iletişim kurarak yaptığı; önceden hazırlanmış şakalar, hikâyeler ve gözlemlere dayalı canlı bir gösteri sanatıdır. Meddahlık, tek bir oyuncunun kostüm veya dekor kullanmadan, yalnızca ses tonu, jestler ve mimiklerle çeşitli karakterleri canlandırıp hikâyeler anlattığı geleneksel bir Türk halk tiyatrosu sanatıdır.İkisi aynı şey değil ve en belirgin fark belki de amaçta. Meddahlık, ahlaki bir kaygı ve öğreticilik taşırken stand up'ınböyle bir iddiası yoktur. Stand up, daha çok gündelik hayattan politikaya, gelenekten sokağa kadar birçok alandan; düz ya da çelişkilere dayalı espriler üretip seyirciyi gösterinin içinde tutmayı ve güldürmeyi amaçlayan bir mizah sanatıdır. Son günlerde bir delikanlı; Deniz Göktaş, üzerinden yeniden gündeme gelen mizah; yelpazesi oldukça geniş bir alan olsa da toplumun sinir uçlarına ayarsız bir dokunuşla da tuz buz olabilen hassas bir icradır. Deniz'in gösterisi de öyle oldu. Dindarlar, din üzerinden ortaya çıkan çarpık yaşam biçimleri, dinin kişisel menfaate alet edilmesi gibi toplumda var olan birçok çelişkinin mizahı çokça yapılmıştı ve bazen maksadını aşsa da çoğu zaman normal karşılanıp, gülünüp geçildi. Ancak Deniz, bizzat kutsalın merkezine fütursuzca dokunmakla maksadını değil, haddini aştı ve doğal olarak tepkiler aldı. Kur'an'ın son ilahi kitap oluşu üzerinden Allah'a uzanan bir saçmalama ile gösteriyi eline yüzüne bulaştırdı. Daha çok politik zeminde gayet zekice devam eden gösteri, bir anda büyüsünü kaybetti. Hiç bir açıklama ya da özür ihtiyacı da hissetmeden süreci akışına bıraktı. Belli ki bu bilinçli bir tavırdı. Zaten tetiklenen iki kitle, harekete geçmişti bile. Haklı olarak bu duruma tepkiler oluştu. Her zaman olduğu gibi tepkilerin ucu garip yerlere kadar uzandı. Deniz Göktaş’ın ne Aleviliği kaldı ne de babasının örgüt üyeliği. Savunulardada öyle oldu. "Sanattır." deyip yapılan hadsizlik yok sayılmak istendi. Yurt dışında olmasına rağmen gelip teslim olan birine ters kelepçe takılması ve gönderildiği cezaevi tercihi ise işin bir başka bir boyutu. Belli ki birileri bu olayın köpürtülmesini istiyor. Tüm bunlar yine ülkemizin ikili kutuplaşma geleneğine "uygun" hâle geldi ve birbiri ardına açıklamalar ve paylaşımlar geldi. Ben, mizahın bizatihi kutsalla ilişkisinde hassasiyet gözetilmesinden yanayım. Bunun adının İslam olmasıyla Süryani olması arasında da bir fark olmamalı. Ve hangi kesime yapılırsa yapılsın ortak refleks gelişmeli ki bu, ortak yaşama kültürü geliştirebilmiş toplumlarda mümkündür. Ayrışma sınırında dolaşan, dolaştırılan toplumlarda bu tip çıkışlar tahrik ve tahrip doğurur ki bu da akla provokatif arka plan getirir. Velhasıl, "Ne alaka?" demeyin! Deniz Göktaş, Bahçeli'nin "Bir Alevi, bir Kürt Cumhurbaşkanı yardımcısı" önerisinden uzak bir gündem değildir. “Hatta bırakın Alevi Cumhurbaşkanı yardımcısı Deniz Göktaş olsun.”












