
Gecekondu ve Din
Yakın tarih, kırsaldan şehirlere göçün en yoğun yaşandığı günlere sahne oldu. Gecekondulaşma üzerinden çeşitli çalışmalarla sosyolojik karşılıkları değerlendirme konusu edilen bu sürecin bir çok ayağı vardı. Kente eklemlenen bu yapısal görüntü (Gecekondu) birçok açıdan -hem kendi içinde hem de kente sızan yönleriyle- ele alındı. Yeşilçam bunun çok çarpıcı örneklerini sinemaya taşıdı. Filmlere konu olan zengin kız fakir delikanlı ya da tam tersi örnekler, aslında iki kültürün (köy-kent) çatışmasının göstergesiydi.
Özellikle büyük şehirlere yaşanan göçler bir yandan kırsal nüfusu azaltmakta bir yandan da kırsaldan kente bir yük taşımaktaydı. Bu taşınanlar arasında; Kalabalık aile yapısı, kültür, gelenek, töre, hatta yerleşik dini yorum/algı gibi bir çok unsur vardı.
Dini yorum! Evet, kırsalın Allah’la kurduğu bağın teslimiyetçi yapısı kentin akılla kurduğu serbestlikle çatışmak/hesaplaşmak zorundaydı. Bu hesaplaşma utançla “çağdaşlık” ya da topluluk ile birey arasında ve daha bir çok şekilde kendini göstermiştir. Mesela tutuculuk bir korunma refleksi olarak en çok da böyle zamanlarda ortaya çıkar ama kent bunu hızla bağnazlık olarak tanımlar. Ya da kentin özgürlük anlayışı gecekondunun utanmazlar yakıştırmasından kendini kurtaramaz. Fakat her ne yaşanırsa yaşansın zaman kendi rotasında birçok şeyi eritir ve sizi dününüzle yüzleşmek/hesaplaşmak zorunda bırakır.
Sürecin din tarafında, bir kent dindarlığı üretememe sorunu hâlâ sancılı bir süreç yaşamaya devam ediyor. Şehirliliğin en tecrübelisi olan sanat ve estetik üretebilmiş sufi anlayış, bir taraftan modernite ile hesaplaşırken bir taraftan da bilgiye ulaşımın kolaylaşmasıyla ortaya çıkan yüzeysellikle hesaplaşmak zorunda kalmıştır. Belki de bu durum onun kent tecrübesinin yansımalarını yetersiz kılmıştır.
Kırsalla kent arasında değişen zaman algısı da hâlâ sorun olmaya ve sorun üretmeye devam etmekte. Cemaat-topluluk anlayışının yerini almaya çalışan sivil toplum kuruluşlarının çözümden çok çözümsüzlüğü körüklemesi de sorun çözerken yeni sorunların üremesine sebep olmaktadır.
Kırsalın kaybolma olarak nitelediği değişim, gençliğin uyum sürecinden başkası değil. Bu durum kuşak çatışmasının şiddetini artırmaktadır. Din algısı burada da iki kuşak açısından dozu yüksek farklılıklar ortaya çıkarmakta ve çatışmayı büyütmektedir.
Siyaset sahnesinde seçmen profili olarak da kendini gösteren bu durum bir kırsal kent ayırımından ziyade eğitimli-eğitimsiz, çağdaş-gerici gibi ayrıştırıcı-çatışmacı nitelemelere sahne olmaktadır.
Evet din birleştirici bir güce sahiptir ama bu gücün ortaya çıkması dinin hızlı değişim dönemlerinde müntesiplerince nasıl yaşandığına bağlıdır. Değişimin hızı karşısında doğal/insani olarak geliştirilen tutucu refleksin adını din koymak birleştirici olmaktan çok ayrıştırıcı olmaya sebep olmaktadır. Kırsalın dobra-kaba “Allah Çarpar’ı” ile kentin “Şefkat Peygamberi” nezaketi, çatışmasında ne yapsın. Kaldı ki kentin kendini korumacı ve başkasını uzak tutucu sözde nezaket diline rağmen kentlinin yalnızlığına şefkatle dokunabilen dindar nezaketi bu çatışmadan galip gelebilmeli.
Kent, sosyolojik olarak ele alınıp kendi kültürünü inşa edebilecek bir perspektif üretilemediği sürece bir değirmen gibi dişlileri arasına aldığı her şeyi öğütmeye devam edecektir. Kentin aynı anda hem iş yükü hem de konfor üreten ikircikli yapısı da kendi içinde uyumsuzluk üreten bir başka sebeptir.
Dünden bugüne sağ siyasetin iktidar olmakla yaşadığı sürecin kırsal-kent, taşra-merkez ikileminde ele alınması da dönemin ve değişimin daha sağlıklı değerlendirilmesine katkı sağlayacaktır vesselam.















