
Francis Fukuyama, hepimizin hatırlayacağı “Tarihin Sonu” tezini ortaya atan siyaset bilimcidir. 1989’da bu tezi bir makale olarak yayımladı. Tez uzun yıllar tartışıldı. Hatta Samuel P. Huntington’un Medeniyetler Çatışması tezi de aynı dönemlerde ve birlikte tartışılmıştı. Elimde şu an Fukuyama’nın “Siyasi Düzen ve Siyasi Çürüme” kitabının 2018 baskısı var. Kitap, övgülerin aksine,üstünkörü ve çok da ciddi çalışılmamış bir yüzeysellikle yazılmış izlenimi veriyor. Belki de hem düzen hem de çürüme o kadar kolay görünür vaziyette ki derinlemesine bir çalışma bu görünürlüğü ortadan kaldıracak sapmalar oluştururdu, bilemiyorum. Fukuyama'nın ömrü boyunca tartıştığı, tartışmaya açtığı meselelerin ki özellikle “Tarihin Sonu’nun” gölgesi de böyle düşünmemi sağlamış olabilir. Bizde “çürüme” ağır bir ifade. Yozlaşma, yüzeyselleşme, basitleşme ve sıradanlaşma ile izah edilemeyecek kadar derinlikli; hatta belki çöküşü çağrıştıracak kadar olumsuz bir ifade.Gerek yapısal gerek kurumsal anlamda son otuz yılda yaşadıklarımız bizi “Evet, bu kesinlikle bir çürümedir.” demeye ikna ediyor gibi görünse de çürüme, hızlı karar verilecek bir durum değildir. Bunun hemen paraleline bilişime bağlı hızlı değişimleri eklediğimizde şöyle bir durumla karşılaşıyoruz: Değişim çok hızlı yaşandığında insan bu hızı anlamakta zorlanır; ya bundan kopar ya da tanımlayamaz. Bu da beraberinde olumsuzlamalargetirir.Son zamanlarda siyaset sahnesinde yaşananlar, geçmişte yaşananların adeta üzerimize boca edilmiş hâlidir. Bizde ahlak, daha çok başkasını eleştirirken müracaat edilen bir ajanda gibi çalıştığı için eleştirilerden çok da sarsıcı sonuçlar alınamıyor. Buradan bakıldığında siyaset, genel olarak rant elde etmek ve kolay zengin olmak için yapılan, zemini giderek kirlenen bir yerde duruyor; evet. Ama mesele bir ülkenin yönetilmesi olunca durum ciddileşiyor. Fukuyama, siyasi düzenin varlığının ana hatlarını üç esas üzerine inşa ediyor:1. Güçlü devlet2. Hukukun üstünlüğü3. Hesap verebilir hükümetDolayısıyla bir geri dönüş olacaksa ki olmalıdır bu üç esasın hayati önemi ortadadır. Meselenin can damarı da bu üç esasın ortaya çıkaracağı kuşatıcı adalettir. Devlet dediğimiz mekanizma, yıpransa da kendini yenileme potansiyelini canlı tutan bir güce ulaşmışsa çoğu zaman ortaya çıkan olumsuzlukları aşabilme kabiliyeti taşır. Bunu “kadim devlet geleneği olan milletler” başlığı altında çokça duyarız. Benim önerim; hepimizin bildiği, namusluların namussuzlar kadar cesur olması gerektiğini salık veren sözü daha dolu ve yaygın kullanmak ve bu ülkenin biriken ehil potansiyelini siyasi sahneye yansıtmaktır. Cemil Meriç iki sınıf insandan bahseder: “Bu ülkede sağcı ya da solcu yoktur; namuslular ve namussuzlar vardır.” Bu yüzden namuslu ve ehliyetli kadroların inisiyatif alarak çürümeye yüz tutmuş siyasi tortuları layık oldukları yere iteceği bir girişimde bulunmaları gerekir. Son on yıldır iktidarın ürettiği siyaset, olası rakipleri bertaraf etmek ya da itibarsızlaştırarak parçalara ayırmak şeklinde devam etmektedir. Buna rağmen risk alıp önce sivil alanda doğru siyasetin kodlarını canlandırmak, böylece siyasete seviye kazandırma mecburiyetini ortaya çıkarmak gerekmektedir vesselam.












